Miro ve Palamut Şehri
Tik tak eder
zaman akar,
Miro dünyaya merakla bakar.
Rüzgâr güler, yaprak uçar,
Yamuk şapkası yine kaçar.
Saat susar, kuşlar dinler...
İşte o an başlar düşler.
Kar, köyün
üzerine sessizce yağıyordu. Miro, komşunun kedisine kartondan minik kayaklar
yapıp buz üstünde kaydırmaya çalışıyordu; kedi bundan hiç memnun değildi.
"Bir
kere dursan, göreceksin ne kadar eğlenceli!" dedi Miro, kediyi ikna etmeye
çalışarak.
Kedi son bir
bakış attı, kayakları pençeleriyle fırlatıp kaçtı. Miro peşinden koşmadı,
sadece kar üstüne oturup güldü. "Tamam, belki fikir kötüydü."
Şapkasındaki
kar tanelerini silkeleyip ayağa kalktı. Nefesi havada küçük beyaz bulutlar
bırakıyordu, ayak izleri arkasında tertemiz bir çizgi oluşturuyordu. Meşe
ormanına doğru yürüdü, kışın çıplak dallarına bakarken beline taktığı zincirin
ucundaki saat bir "tık" sesiyle durdu.
Miro
gülümsedi. "Demek yine biri yardıma ihtiyaç duyuyor."
Önündeki en yaşlı meşe ağacının gövdesinde, meşe yaprakları ve küçük palamutlarla süslenmiş yuvarlak bir kapı belirdi. Kapının üzerindeki yaprak damarları hafifçe parlıyor, palamutlar rüzgâr yokken bile usulca sallanıyordu. Üzerinde tek bir cümle yazıyordu: "Dalları takip eden, gerçeğe ulaşır."
İçeri adım attığında kendini bambaşka bir dünyada buldu: aynı meşe ağacının devasa dalları arasında kurulmuş küçücük bir şehir. Palamut kabuklarından evler, yaprak çatılar, halat köprüler ve ceviz kabuğu asansörler her yöne uzanıyordu. Ateş böcekli fenerler dalların arasında usulca sallanıyor, her biri sıcak, turuncu bir ışık saçıyordu. Uzaktan bir davul sesi, bir çocuk kahkahası, bir kapı gıcırtısı geliyordu; sanki bütün şehir aynı anda nefes alıp veriyordu.
Üçgen
kulaklı, renkli yeleklere bürünmüş minik bir halk telaşla koşuşturuyordu.
"Sen de kimsin?" diye sordu yanından geçen minik biri, elindeki palamut kabuğu sepetini düşürerek.
"Ben
Miro. Sen?"
"Minti,"
dedi kız, eğilip eşyalarını toparlarken. Doğrulup elini uzattı, tokalaşmak
için, ama elinde hâlâ bir palamut kabuğu vardı; ikisi de bir an ne yapacağını
bilemeden öylece durdu. "Ee... hoş geldin, sanırım?" Sonra sepetin
geri kalanını da bir kez daha düşürdü, pes edip olduğu gibi bıraktı. "Şu
an biraz meşgulüz, açıkçası."
"Ne
oldu?"
Tam o sırada
yakındaki bir halat köprü çatırdayıp koptu, üzerindeki iki Pıtırcık son anda
karşı tarafa atlayabildi, sepetleri aşağı, kar yığınlarının içine düştü.
"Bu
sabah üçüncü köprü," dedi Minti, sesi titreyerek.
Az ileride
bir evin altındaki kalın dal "çat" diye bir sesle yarıldı, ev hafifçe
eğildi. İçinden telaşlı bir Pıtırcık ailesi fırladı, en küçükleri hâlâ
pijamalarıyla.
"Şimdi
de bu," diye inledi Minti, başını iki eliyle tutarak.
Ceviz kabuğu
asansörlerden biri gıcırdayarak yarı yolda durdu, içindeki Pıtırcık aşağı doğru
bağırmaya başladı: "Biri beni indirsin!"
"Her
gün böyle mi?" diye sordu Miro, gözleri iyice açılarak.
"Hayır!"
dedi Minti. "Bu kış hiç böyle olmamıştı. Herkes aynı şeyi söylüyor."
"Ne
kadar zamandır burada yaşıyorsunuz?"
"Palamut
Şehri mi? Yüzyıllardır," dedi Minti, gururla göğsünü şişirerek.
"Benim büyük büyük büyükannem bile burada doğmuş. Ağaç bizi hep korudu,
biz de onu."
"Peki
neden hiç aşağı, yere inmiyorsunuz?"
Minti
ürperdi. "Aşağıda tilkiler var. Ayrıca yerde hiç manzara yok."
Miro'yu
şehrin merkezine götürdü. Orada, telaşlı bir kalabalığın ortasında, kırmızı bir
palamut şapkalı, gösterişli bıyıklı bir figür bağırıyordu.
"Kim
aldı?! Kim aldı diyorum!"
"Başkan
Ceviz," diye fısıldadı Minti. "Ağacın Kalbi kayboldu."
"Ağacın
Kalbi de ne?"
"Sihirli
bir palamut. Ağacın gövdesinin ortasında durur, geceleri ışık verir, ağacı
sıcak tutar, kışın donmasını engeller. Yüzyıllardır orada." Minti
yutkundu. "Ama şimdi yok."
Başkan
Ceviz, Miro'yu görünce üzerine geldi, bıyıklarını sinirle titreterek. "Sen
de kimsin? Yeni bir şüpheli mi?"
"Ben
Miro. Yardım etmeye geldim."
"Herkes
yardım etmeye geldiğini söylüyor," dedi başkan, kollarını kavuşturarak.
"Ama kimse bir şey bulamıyor."
"Ben
deneyebilir miyim en azından?"
Başkan bir
an durakladı, sonra içini çekti, omuzları düşerek. "O zaman iyi bir
dedektif ol, çünkü şehir çöküyor."
Ağacın Kalbi'nin bulunduğu oyuğa gittiler. İçerisi, adının hak ettiği gibi, gövdenin tam ortasında, yuvarlak ve sıcacık bir odaydı, duvarları eskiden gelen bir ışıkla hafifçe lekelenmişti, sanki yıllarca orada parlayan bir şeyin izini taşıyordu. Ama şimdi oda soğuk ve karanlıktı. Zemin bomboştu, ama hemen kenarında siyah bir tüy duruyordu.
"Karga!"
diye bağırdı biri kalabalıktan. "Karga aldı!"
Herkes hemen
kabul etti ama Miro tüyü dikkatle eline aldı. Üzerinde küçük, donmuş su
damlaları vardı.
"Bu tüy
çok soğuk bir yerden gelmiş," dedi Miro, düşünerek. "Ama bu, kargayı
suçlu yapmaz. Sadece bir yere gitmiş demek."
Başkan Ceviz
kollarını kavuşturdu. "Yani sence karga masum mu?"
"Henüz
bilmiyorum," dedi Miro. "Ama bilmeden karar vermek bana hiç doğru
gelmiyor."
Tam o sırada
telaşlı bir ses duyuldu, sırtında kocaman bir posta çantasıyla küçük bir sincap
oyuğa daldı, nefes nefeseydi.
"Kötü
haber! Çok kötü haber! Hatta normalde mektupla gönderilecek kadar kötü ama ben
bizzat getirdim!"
"Ne
oldu?" diye sordu Miro.
"Sabah
yukarı dallara posta götürüyordum. Bir şey gördüm."
"Ne?"
diye sordu herkes birden.
"Kocaman...
siyah... kanatlı..."
"Karga!"
diye bağırdı Başkan.
Sincap hemen
ellerini kaldırdı. "Ben isim vermedim! Sadece tarif ettim!"
"Sen
kimsin?" diye sordu Miro.
"Ben
Fıstık. Palamut Şehri'nin postacısıyım." Göğsünü gururla şişirdi, sonra
ürkekçe etrafına bakındı.
"Nereye
uçtuğunu gördün mü?" diye sordu Miro.
"Gördüm
ama... takip etmedim."
"Neden?"
"Çünkü
o sırada hayatta kalmakla meşguldüm."
Miro
gülümsemesini zor tuttu. "Peki hangi yöne gitti, hatırlıyor musun?"
Fıstık
yukarı, en tepedeki dalları işaret etti. "Oraya doğru. Ama ben oraya bir
daha gitmem, söylüyorum baştan."
Gövdenin
yukarısına doğru baktı Miro, ince çizikler fark etti, tırnak izlerine benzeyen
küçük oyuklar, birbirini takip ederek yukarı doğru uzanıyordu.
"Minti,
bu köprülerden hangisi buraya çıkıyor?"
Minti
haritaya benzer bir şey çıkardı, uzun uzun inceledi, sonra kafasını kaşıdı.
"Hiçbiri. Bu çizikler hiçbir köprüye bağlanmıyor, doğrudan gövdenin
üzerinden gidiyor."
"Yani,"
dedi Miro yavaşça, "hırsız şehrin köprülerini hiç kullanmamış. Şehirden
çıkmamış bile, sadece yukarı tırmanmış."
"Bu da
onun hâlâ burada bir yerde olduğu anlamına geliyor," dedi Minti, gözleri
büyüyerek.
"Tam
olarak," dedi Miro. "Tırmanalım mı?"
Minti
yutkundu. "Bunu sormayacağını umuyordum."
Fıstık,
kaçmaya çalışıyormuş gibi arkasını dönmüştü ama durdu. "Ben de
geliyorum!"
Minti
şaşırdı. "Sen yükseklikten korkmuyor musun?"
"Korkuyorum."
"Kargalardan?"
"Çok."
"O
zaman neden geliyorsun?"
Fıstık posta
çantasını omzunda düzeltti, sesi hafifçe titriyordu ama kararlıydı. "Çünkü
o bölgenin bütün adreslerini biliyorum. Postacılar hiçbir yolu unutmaz."
Minti ile birlikte gövdeyi tırmanmaya başladılar. İlk birkaç dakika Minti'nin elleri kaydı, bir dalı kaçırdı, karın içine gömüldü, sonra tekrar tırmandı. "Ben bundan iyi anlarım," dedi, ağzından bir kar parçası tükürerek.
Yukarı
çıktıkça hava daha da soğudu, Miro'nun nefesi buğulanıyordu. Minti dişlerini
takırdatarak konuşuyordu. "B-belki de bu k-kadar yeter, aşağıda sıcacık
bir çorba beni bekliyor olabilir."
"Az
kaldı," dedi Miro.
"Sen
bunu üç kere söyledin."
Bir noktada
dallar öyle sıklaştı ki ilerlemek imkânsız göründü. Fıstık öne geçti.
"Buradan gidin."
Miro aşağı
baktı. "Burada yol yok."
Fıstık
gururla göğsünü şişirdi. "Postacı yolu."
Minti
kaşlarını kaldırdı. "O yol güvenli mi?"
Fıstık bir
süre sustu. "Postacılar için."
Minti ile
Miro birbirlerine baktılar, ama başka seçenek yoktu; Fıstık'ın gösterdiği dar
çatlaktan geçtiler.
Tam o sırada
güçlü bir rüzgâr esti, Miro'nun şapkasını başından uçurdu. Şapka birkaç dal
öteye, küçük bir çıkıntıya takılıp kaldı, ulaşılamayacak kadar uzakta.
"Şapkam!"
Miro bir
adım atıp uzanmaya çalıştı, elini gövdeye dayadı, ve tam o noktada garip bir
sıcaklık dalgası hissetti.
"Burada...
sıcak," dedi şaşkınlıkla, elini gövdeye yapıştırarak.
Minti'nin
titremesi bir anda durdu. "Sen mi üşümüyorsun yoksa ben mi hayal
görüyorum?"
"Palamut
çalınmadı," dedi Miro yavaşça. "Uzaklara götürülmedi. Işığı ve ısısı
hâlâ bir yerden yayılıyor."
En üst dallardan birinde karanlık, büyük bir yuva buldular. İçeride iki küçük karga yavrusu titreyerek birbirine sokulmuştu, tüyleri henüz seyrek ve incecikti. Ortalarında, altın rengiyle yuvayı aydınlatan Ağacın Kalbi duruyordu.
Miro bir an
dondu. "Demek gerçekten sen aldın."
Anne karga
kanatlarını açıp yavrularının önüne geçti, gözlerinde korku vardı, tüyleri
savunma pozisyonunda kabarmıştı.
"Onlar
donuyordu," dedi karga, sesi kısık ve çatlaktı. "Üç gecedir
uyuyamıyorlardı. Başka bir yol bulamadım."
Minti,
Miro'nun kolunu çekiştirdi. "Şimdi ne yapacağız?" diye fısıldadı,
sesinde artık korku değil endişe vardı.
Miro o anda
her şeyi anladı. Karga şehre zarar vermek için almamıştı palamutu. Yavrularını
ısıtmaya çalışıyordu.
"Neden
kimseden yardım istemedin?" diye sordu Miro yumuşak bir sesle.
Karga acı
bir kahkaha attı. "Bir karga yardım istese, kimse dinlemez. Herkes zaten
bizim hırsız olduğumuzu düşünür, ben sormadan önce bile. Ne zaman bir şey
kaybolsa, ilk suçlanan biz oluruz."
Miro,
aşağıdaki kalabalığı düşündü. Kargayı görür görmez herkes onu suçlamıştı.
"Bu
sefer farklı olacak," dedi Miro.
Aşağı
indiklerinde Başkan Ceviz'e haber verdiler. Başkan hemen öfkelendi. "O palamut
şehre ait! Yüzyıllardır bizim!"
"Onlar benim yavrularım," diye tekrarladı karga yukarıdan, sesi titreyerek. "Soğukta hastalansalardı, umurunuzda olur muydu?"
Başkan
ağzını açtı, sonra kapattı. Cevap veremedi.
"Palamutu
geri alalım o zaman," dedi bir Pıtırcık kalabalıktan. "Şehir daha
önemli!"
"Ya
yavrular?" diye karşı çıktı bir başkası.
Herkes
birbirinin üzerine konuşmaya başladı. Miro ikisinin arasında durdu, düşündü.
Palamutu geri almak yavruların yeniden dona terk edilmesi demekti. Ama geri
vermezlerse, bütün şehir çökecekti.
Miro
karganın yuvasına baktı; kışın ortasında, rüzgâra tamamen açık, soğuk bir dalın
üzerindeydi. Sonra aşağıya, Pıtırcıkların sıcak, yalıtımlı palamut evlerine
baktı.
"Belki
ışığını paylaşabiliriz," dedi önce, yüksek sesle düşünerek. "Parlak
yapraklarla, ceviz kabuklarıyla ışığı yukarı yansıtabiliriz belki."
Minti başını
salladı, ama hemen sonra kaşlarını çattı. "Işık iyi ama... yavrular
üşüyor, karanlıktan değil. Işık onları ısıtmaz ki."
Miro durdu.
Minti haklıydı. Sorun ışık değil, sıcaklıktı.
Bir süre
sessizce düşündü, sonra gözleri parladı.
"Belki
de," dedi yavaşça, "bir daha çalmasına gerek kalmayacak bir çözüm
bulabiliriz."
Başkan
kaşlarını çattı. "Ne demek istiyorsun?"
"Ağacın
gövdesinde boş bir oyuk var, değil mi? Sıcak, korunaklı." Miro gülümsedi.
"Karga ailesine orada bir ev yapalım."
Bir
sessizlik oldu. Minti'nin gözleri parladı. "Bu... aslında çok iyi bir
fikir."
Başkan bir
süre homurdandı, ama sonunda başını salladı. "Pekâlâ. Ama palamut hemen
yerine dönsün."
Palamut,
Ağacın Kalbi'ne geri konulduğunda, gövdenin içinden derin bir ısı dalgası
yayıldı. Dallar sağlamlaştı, köprüler yeniden gerildi, ateş böcekli fenerler
daha parlak yandı.
Pıtırcıklar
hep birlikte, gövdenin içindeki boş oyuğu bir yuvaya çevirdiler: kuru
yapraklardan bir yatak, yosunlardan yumuşak bir minder, küçük bir pencere. Biri
heyecanla bir avuç parlak taş getirdi, "Dekorasyon için!" dedi, ama
Minti hemen araya girdi: "Hayır, hayır, kesinlikle olmaz, o taşları geri
koy." Pıtırcık mahcup bir şekilde geri gitti.
Minti,
girişe minik bir tabela astı.
Miro
tabelayı okudu, gülmeye başladı: "KARGA AİLESİ — LÜTFEN PARLAK EŞYA
BIRAKMAYIN."
"Neden
öyle yazıyor?" diye sordu Miro.
Minti göz
kırptı. "Çünkü galiba hâlâ parlak şeylere karşı koyamıyor."
Karga yeni
evine girdiğinde yavrular ilk kez sıcak bir yerde, huzurla uykuya daldı. Karga,
Miro'ya minnetle baktı ama hiçbir şey söylemedi, söylemesine de gerek yoktu.
Başkan Ceviz
uzaktan bakıp homurdandı. "Şehir bütçesinde 'karga evi' diye bir kalem
yoktu."
"Şimdi
var," dedi Miro, gülümseyerek.
Başkan bir
süre sessiz kaldı. "Yönetmeliğe ekleriz," dedi sonunda, ama sesinde
bir gülümseme vardı.
Şehir yavaş
yavaş eski hâline dönüyordu; köprüler onarılıyor, fenerler daha parlak yanıyor,
herkesin yüzünde bir rahatlama vardı. Minti, Miro'nun yanına oturdu, ikisi de
bir dalın kenarında sallanan ayaklarıyla aşağıyı izlediler.
"İyi
bir dedektifsin," dedi Minti.
"İlk
seferimdi."
"O
zaman ikincisinde daha da iyi olursun."
Tam o sırada büyük bir gölge süzülerek yaklaştı. Karga, gagasında Miro'nun şapkasını taşıyarak indi.
Fıstık
anında Minti'nin arkasına saklandı. "Hâlâ çok büyük."
"Ama
artık dostumuz," dedi Minti.
"Büyük
dostlar da büyük kalır," diye mırıldandı Fıstık, ama yine de biraz
kafasını uzattı.
Karga
şapkayı nazikçe Miro'nun önüne bıraktı. "Bunu düşürmüştün. Bir teşekkür
hediyesi say."
Miro
şapkasını aldı, gülümsedi. "Sağ ol."
Karga başını
eğdi, sonra tekrar havalandı.
Fıstık
yavaşça Minti'nin arkasından çıktı. "Şey... teşekkür ederim," diye
seslendi arkasından, sesi hâlâ titriyordu.
Sonra derin
bir nefes verdi. "Tamam. Artık sadece yüzde altmış korkuyorum."
Miro
şapkasını düzeltmeye çalıştı. Yine yamuk kaldı. "Bu şapka gerçekten beni
hiç dinlemiyor."
Minti
kıkırdadı. "Belki de senin gibi biraz maceracıdır."
Tam o sırada
Miro'nun belindeki saat hafifçe titredi.
Tik...
Miro durdu.
Saate baktı.
Tak...
tik... tak...
Saat, az
önce durduğu yerden, yeniden hareket etmeye başlamıştı.
Minti bunu
hemen fark etti. "Gitmen mi gerekiyor?"
Miro başını
salladı. "Galiba öyle."
"Gelecek
sefer," dedi Minti, "belki köprü onarımında da yardım edersin. İnşaat
konusunda pek iyi değilim."
"Sen
neyde iyisin?" diye sordu Miro, gülerek.
Minti bir an
düşündü. "Şeyleri düşürmekte."
"Bu da
bir yetenek sayılır mı?"
"Kesinlikle.
Herkes toplamayı biliyor, ama gerçek yetenek önce düşürebilmek."
İkisi de
güldü. Miro şapkasını bir kez daha düzeltmeye çalıştı, boşuna.
Miro gözlerini kapadı. Bir anda kendini yine meşe ormanının önünde buldu, kar hâlâ usulca yağıyordu. Ama avucunda küçük bir şey vardı: parlak, altın rengi minik bir palamut kabuğu.
Miro onu
cebine koydu ve gülümseyerek köye doğru yürüdü.
Bazen birini
suçlamadan önce, hikâyesini dinlemek gerekir.
✨ Miro'nun Maceraları Serisi ✨
👈 Önceki Bölüm: Miro ve Mercan Şehri | Sonraki Bölüm 👉 Yakında...









Yorumlar
Yorum Gönder