Ana içeriğe atla

Pinned Post

Aetheris: Bölüm 1 - İlk Adım

 

Miro ve Mercan Şehri



Tik tak eder zaman akar,
Miro dünyaya merakla bakar. Rüzgâr güler, yaprak uçar, Yamuk şapkası yine kaçar. Saat susar, kuşlar dinler... İşte o an başlar düşler.


"Miro, oltaya bak evlat, balık kaçıracaksın!"

Muhtar Dede, küçük ahşap kayığın diğer ucunda, elindeki oltayı öyle ciddi tutuyordu ki sanki denizin bütün balıkları onu izliyordu. Gözlerini sudan hiç ayırmıyor, ara sıra bıyığını burarak, "Bugün büyük bir şey yakalayacağım," diye mırıldanıyordu.

Miro ise balıktan çok başka şeylerle ilgileniyordu. Önce oltasının ucundaki yemi inceledi, sonra şapkasının kenarını kayığın tahtasına sürttü, sonra kayığın dibindeki bir ipin ucunu çekiştirdi, ne işe yaradığını hiç bilmeden.

"Miro, oltaya bak dedim!"

"Bakıyorum Muhtar Dede." Miro başka tarafa bakıyordu.

Bir süre güneş, dalgalar, martı sesleri... Sonra birden Miro'nun oltası şiddetle sarsıldı.

"Bir şey var!" diye bağırdı Miro, heyecanla ayağa fırlayarak.

"Çek evlat, çek!" Muhtar Dede de yardıma koştu, iki elle oltaya asıldı.

İkisi birlikte çektiler. Olta gerildi, gerildi, sonra...

ŞAP!

Kayık sarsıldı, Miro dengesini kaybetti ve kenardan doğrudan denize düştü.

"Mirooo!"

Su, Miro'yu ilk anda soğuk bir yumruk gibi karşıladı. Kollarını çırptı, ama aşağı, daha aşağı çekiliyordu. Panikledi, ciğerlerindeki hava azalıyordu.

Sonra tuhaf bir şey oldu.

Belindeki zincirin ucunda sallanan cep saati, her zamanki çılgın koşusunu bırakıp durdu. Saçları suyun içinde her yöne savrulurken, ince bir "tık" sesi geldi. Miro irkildi. Saat durmuştu. Tam saate bakacakken bir "tık" daha geldi. Bu kez saatin içinden ince, mavimsi bir ışık yayıldı.

Miro'nun paniği bir anda meraka dönüştü. Işığın kaynağını takip eder gibi aşağı baktı ve nefesini tuttu.


Mercanların arasında, eski, üzeri deniz kabuğu desenleriyle işlenmiş bir kapı vardı.

"Ben yüzme bilmiyorum," diye düşündü Miro, suyun içinde boğuk bir sesle, "ama kapıdan geçmeyi deneyebilirim."

Kapıya doğru yüzdü, ya da yüzmeye çalıştı; kolları amatörce çırpınıyordu ama bir şekilde ilerliyordu. Elini kapıya dayadığı an, kapı kendiliğinden içeri doğru açıldı.

Miro gözlerini açtığında ilk fark ettiği şey nefes alabildiğiydi.

Etrafına bakındı ve ağzı açık kaldı. Her yer renk içindeydi: pembe, turuncu, mor mercanlar sokakları süslüyor, ışıklı yosunlar sanki fenerler gibi asılı duruyordu. Küçük balıklar ara sokaklardan akın akın geçiyor, denizatlarının çektiği ufak arabalar taş döşeli yollarda ilerliyordu.

"Bunu ninem görse kesin inanmaz," diye düşündü Miro, kendi kendine gülümseyerek.

Şapkasına dokundu, hâlâ başındaydı, sadece biraz daha yamuktu.


"Sen kimsin?"

Miro döndü. Karşısında, saçları deniz yosunu gibi yeşilimsi, pullu bir kuyruğa sahip bir kız duruyordu. Gözleri hem meraklı hem şaşkındı.

"Ben Miro. Buraya... düştüm sanırım."

"İnsanlar Mercan Şehri'ne kolay kolay gelemez," dedi kız, kaşlarını kaldırarak. "Ben Prenses Nila. Sen nasıl geldin?"

Miro saatini gösterdi. "Bu ışık yaptı, ben de sadece takip ettim."

Nila bir an düşündü, sonra içini çekti. "Belki de tam zamanında geldin. Şehrimizin başı dertte."

"Ne oldu?"

Nila, Miro'yu sarayın ortasındaki dev bir deniz kabuğuna götürdü. Kabuk o kadar büyüktü ki Miro'nun boyunun üç katıydı.

"Bu kabuk sıradan değildir," dedi Nila. "İçindeki ışıklı inci, kabuğun büyülü sesini oluşturur. Bu gece büyük şenliğimiz var; kabuk müzik çalar, bütün şehir ışıl ışıl olur. Ama..."

"Ama?"

"İnci kayboldu. Kabuk sessiz."

Miro kabuğa yaklaştı, içine baktı. Gerçekten de karanlıktı, hiçbir parıltı yoktu.

"Peki kim aldı?" diye sordu.

"Bilmiyoruz," dedi Nila, üzgün bir sesle.

Miro'nun içinde tanıdık bir his uyandı, tıpkı ninesinin tavuklarını kovaladığı günlerdeki gibi bir heyecan. "O zaman," dedi, gülümseyerek, "bulalım."


Nila, Miro'ya rehberlik etmesi için parlak turuncu pullu küçük bir balık çağırdı.

"Ben Fırfır!" dedi balık, göğsünü kabartarak, ya da balıkların göğüs kabartabildiği kadarıyla. "Mercan Şehri'ni benden iyi bilen yoktur!"

"İnciyi de bulabilir misin?" diye sordu Miro.

"Çocuk oyuncağı!"

Fırfır önlerine geçip hızla yüzmeye başladı. Miro peşinden gitti, ama birkaç dakika sonra kendilerini bir çamaşırhanenin önünde buldular.

"Burası mı?"

"Şey..." Fırfır mahcup bir şekilde başını kaşıdı. "Aslında burası da önemli bir yer. Çamaşır olmadan şenlik olur mu hiç?"

İkinci denemede bir balık pazarının ortasında buldular kendilerini. Üçüncü denemede ise doğrudan bir denizatı ahırının içinde.

"Fırfır," dedi Miro, gülmemeye çalışarak, "sen gerçekten yolu biliyor musun?"

"Elbette biliyorum!" Fırfır bir an durakladı. "Sadece... yolun kendisi biraz kararsız."

Ama bu yanlış dönüşlerden birinde, ahırın köşesinde parıldayan tuhaf bir iz gördü Miro. İnce, ışıltılı bir toz, mercan zeminde bir çizgi gibi uzanıyordu.

İzi takip ettiler, küçük bir mercan mağarasına vardılar. İçeride sekiz kollu, mor renkli bir ahtapot, raflardaki kavanozları düzenliyordu, ya da düzenlemeye çalışıyordu; her kolu farklı bir şeyle uğraşıyordu.

"Merhaba!" dedi ahtapot, neşeyle. "Ben Pofi! Yardım lazım mı?"

"İzi takip ediyoruz," dedi Miro. "Buradan mı geçiyor?"


Pofi heyecanla kollarını sallayarak yaklaştı, ama tam o sırada bir kolu Miro'nun şapkasına çarptı ve mürekkebi bir anda fışkırdı.

PFFF!

Miro'nun şapkası, uçtan uca simsiyah oldu.

Bir sessizlik oldu. Fırfır kıkırdamamak için kendini zor tuttu.

Miro şapkasını çıkarıp baktı. "Zaten yamuktu."

"Artık daha yamuk," dedi Pofi, mahcup ama gururlu bir sesle.

Miro gülmeye başladı, Nila da, Fırfır da ona katıldı. Pofi özür dilercesine kollarından biriyle Miro'nun sırtını okşadı, ama bu sefer de yanlışlıkla bir rafı devirdi.

Gülüşmeler dinince Pofi, uzun kollarından biriyle, kimsenin ulaşamayacağı tavandaki bir aralığı işaret etti. "İz oraya gidiyor," dedi. "Ben uzanabilirim."


Ve gerçekten de uzandı, tavandaki aralıktan küçük bir kabarcık akışı sızıyordu.

Kabarcıklar yükselirken içlerinde küçük, titrek görüntüler beliriyordu. Miro dikkatle baktı.

Bir kabarcıkta: dev deniz kabuğu.

Bir başkasında: parlayan bir inci.

Bir diğerinde: sarayın arka tarafında, kimsenin dikkat etmediği bir mağara.

"Bunlar bir şey anlatıyor," dedi Miro.

Nila da yaklaştı, gözleri kabarcıklara dikili. "Sarayın arkasında eski bir su tüneli var. Yıllardır kimse oraya gitmedi."

"O zaman," dedi Miro, "sırada orası var."

Dördü birlikte, sarayın unutulmuş arka tarafına yöneldiler. Eski bir su tüneli, kırık mercan parçaları ve sönük yosunlarla kaplıydı.

Fırfır göğsünü yine kabarttı. "Kesinlikle burası."

"Bu sefer gerçekten emin misin?" diye sordu Miro, kaşını kaldırarak.

"Yüzde yüz."

Bir saniye sonra Fırfır bir kayaya çarpıp geri sekti. Herkes bir an bekledi.

"Belki doksan dokuz," diye mırıldandı Fırfır, başını ovuşturarak.

Miro etrafı incelemeye devam etti. Tünelin sonunda, ince bir su akıntısının, sanki bir amaca gitmek istiyormuş gibi, hep aynı yöne doğru süzüldüğünü fark etti.

Miro, akıntıyı takip etmek yerine önce dev deniz kabuğuna geri döndü. Herkes inciyi şehir dışından birinin çaldığını düşünüyordu, ama Miro kabuğun kendisini dikkatle inceledi.

"Orada ne var?" diye sordu Nila, sabırsızca yanına yaklaşarak.

"Bilmiyorum, bakıyorum."

"O zaman neden durduk? Yürüsek daha çabuk buluruz."

Miro cevap vermeden incelemesine devam etti. Küçük bir çizik gördü, kabuğun kenarında, neredeyse görünmez.

Sonra yerdeki ufak mercan kırıklarına baktı.

Sonra kabarcıklarda gördüğü görüntüyü hatırladı: su, hep aynı yöne akıyordu.

"İnci çalınmadı," dedi Miro, yavaşça, sanki düşüncelerini yüksek sesle topluyordu. "Sürüklendi. Su onu buradan alıp götürdü."

Nila ağzını açtı, sonra kapattı. "Tamam, belki durmak da işe yarıyormuş."

Hep birlikte akıntının gittiği yöne, tünelin en derinine gittiler.

"Su buraya doğru akıyor," dedi Miro, küçük bir kayanın arkasındaki dar bir yarığı işaret ederek.

Fırfır, "Ben deneyeyim!" deyip küçük bedeniyle yarığa daldı. Bir süre görünmedi, sonra hayal kırıklığıyla geri çıktı.

"Orada, görebiliyorum ama bir taşın altına sıkışmış. Ne kadar dürtsem çıkmıyor."

Pofi uzun kollarından birini uzattı, ama kol yarığa girmeden önce kalınlaşıyordu, yetişemedi.

"Bırakın ben deneyeyim," dedi Nila, sabırsızca öne atılarak. Elini yarığa soktu, ama parmakları taşa değer değmez inci daha da içeri kaydı.

"Nila, dikkat—"

"Tamam, tamam, bir yanlışlık oldu sadece." Nila elini geri çekti, yanakları hafifçe kızarmıştı.


Miro bir süre sessizce yarığa baktı. Sonra aklına bir şey geldi: buraya gelmelerini sağlayan kapı da, ancak saatinin ışığı değdiğinde açılmıştı. Belki inci de karanlıkta uyuyordu, ışığa ihtiyacı vardı.

Belindeki zincirden saati çıkardı, yarığın ağzına doğru tuttu. Saatin mavimsi ışığı içeri süzüldü.

Bir an hiçbir şey olmadı.

Sonra, yavaşça, inci parlamaya başladı, ışığa doğru usulca yaklaştı, taşın altından kayarak çıktı ve Miro'nun avucuna doğru süzüldü.

"Nasıl bildin?" diye sordu Nila, gözleri hayranlıkla açılarak.

"Bilmedim," dedi Miro, gülümseyerek. "Sadece denedim."

Nila sevinçle Miro'ya sarıldı. Pofi kollarıyla hepsini birden kucakladı, biraz fazla sıkı, ama kimse şikâyet etmedi.

İnci, dev kabuğun içine yerleştirildi.

Bir an hiçbir şey olmadı.

Sonra...

PIRIL!

Kabuktan güçlü, altın rengi bir ışık yayıldı. Mercanlar parladı, sokaklar aydınlandı, bütün Mercan Şehri, sanki uzun bir uykudan uyanmış gibi ışıl ışıl oldu. Kabuktan tatlı bir müzik yükseldi.


Balıklar meydana toplandı, denizatları dans eder gibi dönmeye başladı. Fırfır, göğsünü kabartıp dans etmeye çalışırken bir mercana çarptı. "Bu da stratejimin bir parçası!" diye bağırdı, kimse sormadan.

Pofi ise sekiz koluyla aynı anda sekiz farklı dans hareketi denemeye kalkıştı; iki kolu sola, üç kolu sağa, kalanları da havada dönmeye başladı. Kısa süre sonra kollarının hepsi birbirine dolandı, kendi etrafında yuvarlanan mor bir top hâline geldi. "Yardım... lazım... olabilir," diye mırıldandı, dönerken.

Miro kenarda durmuş, gülerek izliyordu. Dans etmek aklına bile gelmemişti; bacaklarının böyle bir şeye uygun olduğuna hiç emin değildi.

Nila yanına geldi, elini uzattı. "Sıra sende."

"Ben mi? Yok, ben kenardan izlerim, gayet mutluyum."

"Herkes öyle diyor," dedi Nila, gülümseyerek, "sonra da dans ediyor."

Miro'yu elinden tuttu, meydanın ortasına çekti. Miro'nun ilk birkaç adımı felaketti, ayakları birbirine dolandı, neredeyse düşüyordu. Nila kahkahayı tutamadı.

"Sen gerçekten dans edemiyormuşsun."

"Sana söylemiştim!"

"Ben de edemiyorum, aslında."

İkisi de gülmekten iki büklüm oldu, ayak uydurmaya çalıştıkça daha çok birbirlerine takıldılar, ama hiç umurlarında değildi.

Tam o sırada Miro'nun belindeki saat, hafifçe titredi.

Tik...

Miro durdu. Saate baktı.

Tak... tik... tak...

Saat, az önce durduğu yerden, yeniden o tanıdık çılgın hızıyla dönmeye başlamıştı.

Miro'nun gülümsemesi biraz değişti, hâlâ mutluydu ama içine küçük bir hüzün karışmıştı.

Nila bunu hemen fark etti. "Gitmen gerekiyor," dedi, sesi yumuşayarak.

Miro başını salladı.

Nila cebinden küçük, ışık saçan bir deniz kabuğu çıkardı. "Bunu yanında götür."

Miro kabuğu avucuna aldı, sıcacıktı. "Böylece sizi unutmayacağım."

"Belki bir gün yine gelirsin," dedi Nila.

"Umarım o zamana kadar yüzmeyi öğrenmiş olurum."

Nila güldü, kahkahası bütün meydanda yankılandı.

Fırfır göğsünü son bir kez kabartarak, "Bir dahaki sefere yolu ben göstereceğim, söz!" dedi. Pofi ise vedalaşmak için kollarından üçünü aynı anda salladı, ki bu da Miro'nun şapkasını yeniden ıslattı.

Saatin sesi hızlandı: Tik tak, tik tak...

Miro'nun arkasında, gümüş renkli bir kapı belirdi, usulca açıldı.

Miro son bir kez Mercan Şehri'ne baktı; ışıklara, dans eden balıklara, gülümseyen yüzlere. Sonra şapkasını düzeltmeye çalıştı.

Yine yamuk kaldı.

Ve kapıdan geçti.


Miro gözlerini açtığında yine küçük kayıktaydı.

"Miro! Miro! Nerdesin evlat?"

"Buradayım Muhtar Dede!"

Muhtar arkasını döndü. Miro, teknenin arka tarafında oturuyordu, sırılsıklamdı, şapkası yamuktu, elinde küçük, ışık saçan bir deniz kabuğu vardı.

Muhtar gözlerini kıstı. "Sen az önce denize düşmedin mi?"

"Düştüm."

"Eee? Balık tuttun mu bari?"

"Balık tutamadım," dedi Miro, gülümseyerek, "ama başka bir şey tuttum."

"Neyi?"

Miro şapkasını düzeltmeye çalıştı. Yine yamuk kaldı.

"Uzun hikâye."

Muhtar Dede başını iki yana salladı, ama gözlerindeki gülümsemeyi saklayamadı. "Senin şu uzun hikâyelerinden bir gün başımıza iş açılacak, biliyorsun değil mi?"

Miro cevap vermedi. Elindeki küçük deniz kabuğuna baktı, sonra gözlerini kaldırıp denize baktı. İçindeki ışık bir kez daha parladı.

O gün Miro şunu anlamıştı: Bazen en büyük sırlar, biraz durup dikkatlice bakınca kendini gösterirdi.


✨ Miro'nun Maceraları Serisi ✨

👈 Önceki Bölüm: Miro ve Ay Perisi

Yorumlar

Popüler Yayınlar