Bu Blogda Ara
Doğanın dilinden, hayatın içinden... Çiçekten süzülen fikirler, kaleme dökülen gerçekler.
Pinned Post
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
ZAMANI UMUTAN ORMAN — Bölüm 3 — Kırmızı Şapkalı Cüce
Ozan gözlerini açtığında kendini devasa ağaçların arasında buldu.
Önce hiçbir şey söyleyemedi. Gövdeler o kadar kalındı ki üç Ozan yan yana dursa kucaklayamazdı; tepeleri öyle yükseklerdeydi ki yaprakların arasından süzülen ışık, yere ulaşana kadar yeşile, sonra altın rengine dönüşüyordu. Etrafına baktı: sağda, solda, her yerde aynı devasa gövdeler, aynı yeşil karanlık.
Bir kuş öttü, uzakta, tekrar tekrar aynı üç notayı tekrarlayarak. Rüzgâr yaprakların arasından geçerken hafif bir hışırtı bıraktı, sanki orman fısıldıyordu ama ne dediğini anlamak mümkün değildi.
Burnuna nemli toprak, çürümüş yaprak ve tanımadığı bir çiçeğin ağır kokusu geldi. Elini yanındaki ağacın gövdesine dayadı; kabuk pürüzlüydü, hafif nemliydi, parmak uçlarında yosunun yumuşaklığını hissetti. Ağzını açtı, derin bir nefes aldı; havanın tadı bile farklıydı, biraz tatlı, biraz da yağmur öncesi gibi ağır.
Her şey gerçekti. Her şey fazlasıyla gerçekti.
"Merhaba?" dedi, sesi kendine bile yabancı geldi, ormanın derinliğinde küçücük kaldı. Cevap veren olmadı.
Yavaşça yürümeye başladı, bir yön seçmeden, sadece bir şey, herhangi bir şey, bulmak umuduyla. Ayakları altında kuru dallar çıtırdıyor, her adımda küçük toz bulutları kalkıyordu.
Bir çalılığın arkasından hafif bir hışırtı geldi.
Ozan olduğu yerde dondu. "Kim var orada?"
Cevap gelmedi. Ama hışırtı bir kez daha, bu sefer biraz daha yakından duyuldu. Ozan yavaşça çalılığa yaklaştı, elini uzattı, dalları araladı.
Kimse yoktu.
Tam geri çekilecekken, ayağının hemen dibinde, kırmızı, sivri uçlu bir şapkanın ucu gördü, toprağın altından çıkmış gibi duruyordu. Eğildi, dokunacaktı ki şapka birden fırladı ve altından küçük, tombul, kızarmış yanaklı bir yaratık ortaya çıktı.
Yaratık çığlık attı. Ozan da çığlık attı. İkisi de geriye sıçradı.
Cüce o kadar hızlı sıçramıştı ki şapkası havada bir tur attı, düşerken tam gözlerinin üzerine geldi. Bir süre öylece durdu, hiçbir şey göremeden, ellerini önüne uzatmış, sanki hâlâ Ozan'la dövüşüyormuş gibi havayı yumrukladı.
"Şapkan," dedi Ozan, gülmemek için kendini zor tutarak.
"Biliyorum!" diye bağırdı cüce, şapkayı sertçe yukarı iterek, ama bu sefer de ters taktı, tepesi arkaya bakıyordu. "Bu şapka bana göre değil, dedemin şapkasıydı, kafası benimkinden üç kat büyüktü herhâlde."
Sonunda şapkayı doğrultmayı başardı, elindeki minik değneği Ozan'a doğru salladı. "Sen kimsin?!" diye bağırdı, boyu Ozan'ın dizine bile gelmiyordu ama sesi şaşırtıcı derecede gürdü.
"Ben... ben Ozan," dedi Ozan, ellerini kaldırarak. "Sana zarar vermeyeceğim."
Cüce şüpheyle baktı, gözleri Ozan'ı tepeden tırnağa süzdü. Kırmızı sivri şapkası eğri duruyordu, üzerinde küçük, yıpranmış bir tüy vardı. Ellerinde ince deri eldivenler, ayaklarında ise ona göre kocaman görünen çizmeler vardı.
"Bu ormanda senin gibi birini hiç görmedim," dedi sonunda, sesi hâlâ tedirgindi. "Buralı değilsin, değil mi?"
"Sanırım değilim." Ozan gülümsemeye çalıştı. "Sen kimsin?"
Cüce göğsünü kabartıp gururla dikildi. "Ben," dedi, "burada herkesin bildiği, ama kimsenin görmeye cesaret edemediği kişiyim."
Ozan kaşlarını kaldırdı, gülmemek için kendini zor tuttu. "Yani adın ne?"
Cücenin yüzü birden kızardı. "Adım," dedi, biraz mahcup, "Piko."
"Piko," diye tekrarladı Ozan. Sonra ekledi: "Sen bu ormanda mı yaşıyorsun?"
Piko bir an sessiz kaldı, gözleri uzaklara kaydı. "Hep bu ormanda yaşadım," dedi, sesi hafifçe kısılarak, üzgün bir tonla. "Ama artık her şey farklı. Herkes farklı." Durdu, dudağını ısırdı, gözlerini kaçırdı, sonra tekrar Ozan'a baktı. "Sen bu diyardan değilsin. Burada yaşayanlara benzemiyorsun. Nereden geldin?"
"Babamın çatı katında sihirli bir kalem buldum," dedi Ozan. "Babam onunla yazıyordu, sonra bir rüzgâr çıktı, beni içine çekti. Kalem elimden kayıp gitti, ben de kendimi burada buldum."
Piko'nun gözleri irileşti. Bir an düşündü, sonra değneğini yavaşça indirdi. "Bir kalem, öyle mi..." diye mırıldandı kendi kendine, sanki bir şeyi hatırlamaya çalışıyordu ama tam bulamıyordu. "Bilmiyorum bunun ne anlama geldiğini. Ama kalemler burada sıradan şeyler değildir, bunu hissedebiliyorum."
"Ne demek istiyorsun?"
Piko cevap vermek yerine etrafına bakındı, sanki birinin onları izleyip izlemediğini kontrol ediyordu. "Burada konuşmak güvenli değil," dedi alçak sesle. "Beni takip et, ama sessizce."
Ozan tereddüt etti. "Nereye gidiyoruz?"
"Güvenli bir yere. Orman burada, tam bu saatte, bazen dinlemeyi sever."
Bu cümle Ozan'ın tüylerini ürpertti ama başka seçeneği yoktu. Piko'nun peşinden yürümeye başladı, adımlarını onunkilere uydurmaya çalışarak, ki bu da hiç kolay değildi çünkü Piko kısa bacaklarına rağmen şaşırtıcı bir hızla ilerliyordu.
"Biraz yavaşlar mısın?" diye sordu Ozan, nefes nefese.
"Yavaşlamak mı? Ben hep bu hızda yürürüm!" Piko göğsünü kabartarak döndü. "Kısa bacaklar demek yavaş demek değildir. Aksine, benim gibi kısa bacaklı biri, senin gibi uzun bacaklı biriyle yarışsa, muhtemelen..." Ayağı bir köke takıldı, yüzüstü düştü, burnu toprağa gömüldü.
Ozan gülmemek için dudağını ısırdı. "İyi misin?"
"Gayet iyiyim," dedi Piko, ağzından bir yaprak parçası tükürerek, gururla ayağa kalkıp üstünü başını silkeleyerek. "Bu da stratejimin bir parçasıydı."
"Yere düşmek mi?"
"Düşmanı şaşırtmak."
"Hangi düşman?"
Piko bir an duraksadı. "Bilmiyorum ama olsaydı çok şaşırırdı."
Yürümeye devam ettiler. Birkaç adım sonra Piko aniden durdu, kocaman bir kayanın yanında, elini kaldırdı.
"Şuraya," dedi, kayayı işaret ederek, sesi birden ciddileşerek. "Taşın arkasına saklanalım. Birazdan güçlü bir rüzgâr esecek."
Ozan gökyüzüne baktı. Rüzgâr yoktu, dallar bile kımıldamıyordu. "Nereden biliyorsun?"
Piko bir an duraksadı, sanki cevabı kendisi de tam bilmiyormuş gibi. "Bilmiyorum," dedi sonunda, gözlerini kaçırarak. "Sadece... biliyorum işte."
Tam o sırada, hiçbir uyarı olmadan, güçlü bir rüzgâr ormanın içinden geçti, dalları eğdi, yaprakları havaya kaldırdı, Ozan'ın saçlarını darmadağın etti. Kayanın arkasına sığınmış olan ikisi, rüzgârın geçip gitmesini izlediler.
Ozan, rüzgâr dinince, Piko'ya baktı, gözlerinde hem hayranlık hem de tuhaf bir ürperti vardı. "Bunu nasıl bildin?"
Piko omuz silkti, cevap vermek istemedi. Sadece bir an Ozan'ın gözlerine baktı, sanki içinden bir şey tartıyormuş gibi. "Belki de," dedi yavaşça, "bana yardım etmek için geldin." Sonra silkinip gülümsedi, eski neşeli haline döndü. "Gel. Sana evimi göstereyim."
Birkaç dakika sonra, iki kayanın arasına sıkışmış küçük bir mağaraya vardılar. İçerisi şaşırtıcı derecede sıcak ve aydınlıktı, duvarlarda küçük, kendiliğinden parlayan mantarlar büyümüştü, tavandan sarkan ince kökler arasında ufacık ışık böcekleri uçuşuyordu.
"İşte," dedi Piko, göğsünü gururla kabartarak, "burası benim evim."
Tam mağaraya girecekken, Ozan'ın gözüne yakındaki bir dalda duran küçük bir kuş ilişti; tüyleri parlak turuncuydu, başını hafifçe yana eğmiş onlara bakıyordu.
"Bak," dedi Ozan, gülümseyerek. "Ne güzel bir kuş."
Piko dala baktı, omuz silkti. "O hep buralarda dolaşır," dedi, üstünde durmadan, mağaraya doğru yürürken.
Mağaranın önüne oturdular. Piko bir kaptan buğulanan, tuhaf kokulu bir çay doldurdu, birini Ozan'a uzattı. Güneş yavaş yavaş alçalıyordu, gökyüzü önce turuncuya, sonra mora döndü. Karanlık çöktü, yıldızlar tek tek belirdi. Ozan, çayının sıcaklığını avuçlarında hissederek, gözleri ağırlaşana kadar Piko'yla konuştu; köyünü, babasını, kalemi anlattı. Piko ise pek konuşmadı, sadece dinledi, ara sıra başını salladı.
Sonunda ikisi de uykuya yenik düştü, mağaranın yumuşak yosunlu zemininde.
Ozan gözlerini açtığında güneş yeni doğmuştu. Gerinerek doğruldu, mağaranın önüne baktı.
Ve orada, tam aynı daldaki, tam aynı turuncu tüylü kuşu gördü. Başını aynı şekilde yana eğmiş, aynı yöne bakıyordu.
Ozan'ın içinde bir şey ürperdi. Ayağa kalktı, etrafına bakındı: dün akşam esen rüzgârın estiği yerde şimdi de yapraklar aynı şekilde savruluyordu, dün gördüğü aynı çiçek şimdi tam aynı anda açmıştı sanki, uzaktaki demirci sesi bile tıpatıp aynı ritimle geliyordu.
"Piko," dedi yavaşça, sesi titreyerek. "Bu kuş... dün de tam buraya, tam bu dala konmuştu. Rüzgâr da aynı yerden esti. Her şey... her şey dün gibi. Neden her şey aynı görünüyor?"
Piko'nun yüzündeki uyku hâli bir anda dağıldı. Ozan'ın yanına oturdu, sesi bu kez çok daha ciddiydi.
"Çünkü öyle," dedi. "Burada, şafakla birlikte, her gün aynı şeyler oluyor. Herkes kendi evinde, kendi hayatında, aynı şeyleri yapıyor, farkında bile olmadan. Yaprak her gün tam aynı anda düşüyor. Rüzgâr her gün tam aynı zamanda esiyor. Çiçek her gün tam aynı saatte açıyor." Sesi alçaldı. "Bunu kaç kere yaşadım, saymayı çoktan unuttum. Ve yoruldum, Ozan. Bu koca dünyada yalnız olmaktan yoruldum."
Ozan'ın boğazı düğümlendi. "Ama sen nasıl hatırlıyorsun? Herkes unutuyorsa..."
Piko bir an tereddüt etti, sonra elini yavaşça yakasına götürdü ve gömleğinin içinden ince bir zincire bağlı, küçük, donuk ışıklı bir kolye çıkardı. Avucunun içinde tuttu, Ozan'a gösterdi.
"Bu yüzden," dedi. "Bu kolyeyle bu büyüye kapılmıyorum. Neden, nasıl olduğunu tam bilmiyorum ama beni koruyor. Dedemden kaldı." Sesi kısıldı. "Dedem bana bir görev bıraktı: bu diyarı kurtarmak. Ben de bunu yapmaya çalışıyorum, tek başıma, kim bilir kaç zamandır."
Ozan kolyeye baktı, sonra Piko'nun yorgun gözlerine. "Peki ben?" diye sordu, sesinde hafif bir endişe. "Ben de zamanın döngüsüne kapılacak mıyım?"
Piko'nun dudaklarında yavaşça bir gülümseme belirdi. "Bugün burada uyandın," dedi, kaşını kaldırarak, "ve şimdiden zamandan etkilenmiş gibi bir hâlin mi var?"
Ozan bir an şaşkın baktı, sonra kendi de gülümsedi. "Yok," dedi, "sanırım yok."
"O zaman," dedi Piko, omuz silkerek ama gözlerinde umutla, "belki de sen gerçekten kuralın dışındasın."
Ozan derin bir nefes aldı. Aklına babasının çatı katındaki masası geldi, elinde o kalemle otururken. Sonra Piko'nun yorgun, umutlu yüzüne baktı.
"Evet," dedi, sesi kararlı çıktı kendi bile şaşırdı buna. "Kalem beni bu dünyaya bağladı sanırım. Sana yardım etmek için geldim. Artık yalnız değilsin, Piko. Bu diyarı birlikte kurtaracağız."
Piko'nun gözleri parladı, dudakları titredi, sonra hiç düşünmeden ileri atılıp Ozan'a sarıldı, minik kollarıyla var gücüyle sarıldı.
"Teşekkür ederim," dedi, sesi boğuk çıktı.
Bir süre öylece durdular. Sonra Piko geri çekildi, gözlerini sildi, eski neşeli hâline dönmeye çalıştı. "Dedemin kitaplarına bakmalıyız," dedi. "İçlerinde bu diyar hakkında yazdıkları var. Belki bize bir yol gösterir."
Ozan başını salladı. "O zaman vakit kaybetmeyelim."
Piko ayağa kalktı, mağaranın içine, dedesinden kalma eski sandığa doğru yürüdü.
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
Popüler Yayınlar
Kızıl Ülkü - Kitap I: Bozkırın Göçü | Bölüm 1 — Kaybedilen Yurt
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
Arı Kovanından Liyakat Dersleri: Doğa Bize Ne Öğretiyor?
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar

Yorumlar
Yorum Gönder