Bu Blogda Ara
Doğanın dilinden, hayatın içinden... Çiçekten süzülen fikirler, kaleme dökülen gerçekler.
Pinned Post
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
ZAMANI UMUTAN ORMAN — Bölüm 2 — Kalemin Sırrı
Sabah, güneş daha tam doğmadan Ozan gözlerini açtı. Evin içi sessizdi; annesiyle babası hâlâ uyuyordu. Yorganı üzerinden atıp yalın ayak koridora çıktı, tahta zemin her adımda ince bir çatırtıyla inledi.
Koridorda kendi odasının kapısı aralıktı. İçeri baktı; kutular hâlâ açılmamıştı, duvarlar bomboştu, şehirdeki odasının aksine hiçbir poster, hiçbir tanıdık eşya yoktu. Sadece bir yatak, bir de köşede duran, üzerinde "Ozan'ın Eşyaları" yazan kalın karton kutu. Bu oda hâlâ kendisine ait gelmiyordu; sanki başka birinin evine misafirliğe gelmiş gibi hissediyordu. İçini çekip kapıyı yeniden yavaşça kapattı ve merdivene doğru yürüdü.
Merdiven oradaydı. Karanlık, dar, yukarı doğru kıvrılan.
"Şimdilik oraya çıkma," demişti annesi. Ama "şimdilik" kelimesi Ozan'ın kulağına hep "birazdan olabilir" gibi geliyordu.
Bastığı ilk basamak inledi, sanki yıllardır kimse üzerine basmamış gibi şikâyet etti. Ozan durdu, kulak kabarttı. Aşağıdan hiçbir ses gelmiyordu. Devam etti.
Çatı katına vardığında toz burnuna doldu, güneşin ilk ışınları küçük, yuvarlak pencereden içeri süzülüyor, havadaki toz zerreciklerini altın rengine boyuyordu. Oda ahşap kirişlerle çevriliydi, köşelerde örümcek ağları sarkıyordu. Bir tarafta üstü örtülerle kaplı eski mobilyalar duruyordu; bir sandalye, kırık bir ayna, kapağı yarı açık bir gramofon.
Ve tam ortada, tek başına, koyu kahverengi ahşaptan yapılma bir sandık vardı.
Ozan dizlerinin üstüne çöktü. Sandığın üzerindeki tozu eliyle sildi, altından işlemeli bir desen ortaya çıktı: güneş ve ay, iç içe geçmiş, tam ortalarında küçük bir yıldız.
Kapak gıcırdayarak açıldı.
İçeride sararmış kâğıtlar, eski bir defter, bir avuç kuru yaprak ve tam en altta ince, uzun bir şey vardı; kadife bir kumaşa sarılmış.
Ozan yavaşça açtı. İçinden bir kalem çıktı.
Ama sıradan bir kalem değildi. Ahşap gövdesi koyu bir kızıl-kahverengiydi, üzerinde ince, gümüş renkli çizgiler kıvrım kıvrım ilerliyordu; tıpkı sandığın kapağındaki desen gibi. Ucu her zamanki gibi sivri değildi, hafifçe parlıyordu, sanki içinde küçük bir ışık gizliymiş gibi.
Ozan kalemi eline aldı. Ağırlığı beklediğinden fazlaydı, sanki içi tamamen boş değildi.
Aşağıdan bir ses geldi. "Ozan?"
Babasının sesiydi. Ozan hızla toparlandı, kalemi elinde sıkıca tuttu, ama tam merdivene yönelirken babası zaten çatı katının girişinde beliriverdi.
"Burada ne işin var?" Sesi kızgın değildi, daha çok şaşkındı.
"Ben... baktım sadece." Ozan kalemi gösterdi. "Baba, burada bir sandık var, içinde bu kalem duruyordu."
Babası yavaşça içeri girdi, gözleri önce sandığa, sonra kaleme takıldı. Bir süre hiçbir şey söylemedi, sadece baktı, sanki eski bir tanıdıkla karşılaşmış gibi.
"Bu sandık," dedi sonunda, sesi alçalarak, "evin eski sahibinden kalmış olmalı."
Babasının gözleri parladı, tuhaf bir şekilde.
"Bunu sana veriyorum," dedi Ozan, kalemi uzatarak. Neden söylediğini kendi de bilmiyordu. Belki de babasının gözlerindeki o parıltıyı, o uzun zamandır görmediği parıltıyı tekrar görmek istemişti.
Babası elini uzatıp kalemi aldı.
Öğleden sonra, kutuları boşaltırken su içmek için mutfağa indi. Tam kapıya varmışken annesinin sesini duydu, alçak, endişeli bir tonla.
"Aylardır tek satır yazamadın," diyordu annesi. "Belki burada, bu sessizlikte başarabilirsin."
"Zorlama beni," dedi babası, gülümseyerek. "Fikirler zamanı geldiğinde kendiliğinden çıkıp gelmez mi?"
"Ya gelmezse?"
Sessizlik oldu. Ozan nefesini tuttu, duvarın arkasında öylece durdu. Sonra babasının sesi yeniden duyuldu, bu kez daha yumuşak: "Gelecek. Bir şekilde gelecek."
Ozan içeri girmedi. Sessizce geri döndü, sanki hiç duymamış gibi yapmaya karar vermişti. Ama içinde babasının o sessiz masasına, o hiç dolmayan sayfalarına dair yeni bir endişe filizlenmişti; kendisinin de bilmediği bir şekilde, bu evin, bu ormanın belki de tam olarak buna yardım edebileceğini hissediyordu.
Ertesi gün annesiyle babası çatı katını konuştular. "Burası harika bir çalışma odası olur," dedi annesi, tozlu pencereden süzülen ışığa bakarak. Birkaç gün içinde örümcek ağları süpürüldü, eski mobilyalar bir kenara çekildi, sandık pencerenin altına yerleştirildi. Babasının masası, kâğıtları, mürekkep şişeleri çatı katına taşındı. Artık orası evin en sessiz, en gizemli köşesiydi, üstelik artık yasak da değildi, sadece "meşgul" bir yerdi.
O günden sonra babası her akşam yemekten hemen sonra çatı katına çıkıyor, kapıyı arkasından kapatıyordu. Ozan, merdivenin dibinden, yukarıdan gelen hafif kalem sesini dinlemekle yetiniyordu.
Birkaç akşam böyle geçti. Sonra bir akşam babası her zamankinden erken indi, yorgun ama tuhaf bir şekilde mutlu görünüyordu. "Bu gece erken yatacağım," dedi, gözlerinde günlerdir görülmeyen bir parıltıyla. "Yarın devam ederim."
Ozan yatağına gitti ama uyuyamadı. Aklında tek bir soru dönüp duruyordu: Babası ne yazıyordu?
Ev tamamen sessizleşince yorganını attı, yalın ayak merdivenlere yöneldi. Bu kez basamaklar daha az gıcırdadı, sanki onu artık tanıyorlardı.
Çatı katının kapısı aralıktı. Ozan içeri süzüldü.
Masanın üzerinde, mumun titrek ışığında, kalın bir kâğıt tomarı duruyordu. En üstteki sayfada, babasının el yazısıyla, iri harflerle şu yazıyordu:
ZAMANI UNUTAN ORMAN
Ozan'ın nefesi kesildi.
Sayfayı usulca kaldırdı. Altında, solgun mürekkeple çizilmiş bir resim vardı: beyaz elbiseli bir kadın, başında ince bir taç, çevresinde gövdeleri gökyüzüne kadar uzanan devasa ağaçlar. Kadının arkasında iki gök cismi aynı anda görünüyordu; bir güneş, bir de ay, yan yana, sanki hiç ayrılmamışlar gibi.
Ozan resme hayranlıkla baktı, gözlerini ayıramadı.
Tam o sırada, resmin hemen yanında duran kalem parlamaya başladı, önce hafif, sonra gitgide güçlenen bir ışıkla. Ozan nefesini tuttu, izledi.
Kalem, sanki görünmez bir el tarafından kaldırılmış gibi, yavaşça havaya yükseldi. Ucundan ince, altın renkli bir ışık süzülmeye başladı, havada dönerek harfler oluşturdu:
Maceraya hazır mısın?
Ozan'ın kalbi hızla çarptı. Korku ve merak aynı anda içini doldurdu; geri çekilmek mi, yoksa yaklaşmak mı gerektiğini bilemedi. Ama eli kendiliğinden uzandı ve parmakları kaleme değdi.
Oda birden sarsıldı.
Önce perdeler dalgalandı, sonra masanın üzerindeki kâğıtlar hışırdamaya başladı. Rüzgâr artık bir rüzgâr değildi; küçük bir kasırgaya dönüşmüştü. Kâğıtlar havaya kalktı, resim parladı, altın bir ışıkla.
Işık büyüdü, odayı doldurdu, sonra her şeyi.
Ozan bir çekilme hissetti, sanki karnından bir iple çekiliyormuş gibi. Ayakları yerden kesildi. Bağırmaya çalıştı ama sesi çıkmadı; sanki ses de bu garip rüzgârın parçası olup uçup gitmişti. Elindeki kalemi bırakmamak için tüm gücüyle sıktı, ama ışık daha da güçlendiğinde kalem parmaklarının arasından kayıp gitti, ışığın içinde geriye, masaya doğru süzülerek kayboldu.
Sonra her şey durdu.
Ozan gözlerini açtığında ilk fark ettiği şey sessizlikti. Ama tuhaf bir sessizlikti bu; hiçbir kuş sesi yok, hiçbir yaprak hışırtısı yok, hatta kendi nefesinin sesi bile boğuk geliyordu.
Sırtüstü yatıyordu. Üzerinde, gökyüzünü tamamen kaplayan devasa ağaç dalları vardı; öyle yüksekti ki tepeleri neredeyse görünmüyordu. Yapraklar arasından süzülen ışık, tıpkı çatı katındaki gibi, havada asılı kalmış toz zerreleri gibi parlıyordu, ama bu sefer çok daha büyük, çok daha gerçekti.
Ozan doğrulup oturdu. Elleri toprağa değdi, ıslak ve serindi, gerçek bir ormanın toprağı gibi.
Elleri boştu; kalem yoktu artık, ışıkla birlikte gitmişti. Bir an için içi burkuldu, sanki tanıdık tek şeyi de geride bırakmıştı.
"Baba?" diye seslendi. Sesi ağaçların arasında yankılandı ve kayboldu.
Kalkıp etrafına baktı. Babası yoktu. Ne masası, ne çatı katı, ne de köy evi. Sadece ağaçlar; kalın gövdeli, yosun tutmuş, tepesi görünmeyen kadar uzun ağaçlar, her yöne uzanıyordu.
Ozan'ın kalbi hızla çarpmaya başladı.
"Neredeyim ben?" diye fısıldadı kendi kendine.
Cevap veren olmadı. Sadece rüzgâr, ağaçların arasından geçerken, sanki uzak bir yerden gelen fısıltılar gibi hışırdadı.
Birkaç adım attı, sonra durdu. Havada tanıdık bir koku vardı; hafif, tatlı, sanki bir yerlerde meyve olgunlaşıyormuş gibi. Yerdeki yapraklar şehirdeki hiçbir ağaca benzemiyordu, kenarları hafifçe kıvrımlı ve altın rengindeydi, sanki hiç sonbahar olmamış da öyle doğmuşlardı.
İleride, ağaçların arasında ince bir toprak iz gördü, sanki küçük ayaklar art arda oradan geçmişti. Ozan yutkundu. İzi takip etmek mi, yoksa olduğu yerde beklemek mi gerektiğini bilemedi. Ama beklemenin hiçbir işe yaramayacağını da biliyordu.
Derin bir nefes aldı, izin uzandığı yöne, bilmediği bir ormanın içine doğru ilk adımını attı.
Bölüm 2 Sonu
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
Popüler Yayınlar
Kızıl Ülkü - Kitap I: Bozkırın Göçü | Bölüm 1 — Kaybedilen Yurt
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
Arı Kovanından Liyakat Dersleri: Doğa Bize Ne Öğretiyor?
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar

Yorumlar
Yorum Gönder