Ana içeriğe atla

Pinned Post

Aetheris: Bölüm 1 - İlk Adım

 

ZAMANI UNUTAN ORMAN — Bölüm 1 — Şehirden Gelen Çocuk

 


Kamyonet, tozlu yoldan sekerek ilerlerken Ozan camdan başını çıkarmamak için elinden geleni yapıyordu. Ama yapamıyordu. Şehirde hiç böyle bir hava koklamamıştı, toprak, çam ve biraz da yağmur kokusu karışmış gibiydi.

"Otur şöyle düzgün," dedi annesi, gülümseyerek. "Daha varmadık."

"Ne zaman varacağız?"

"On dakika belki."

Ozan sekiz yaşındaydı ve hayatının son üç haftasını kutular arasında geçirmişti. Önce eski evdeki her şeyi kutulara koymuşlardı, sonra o kutuları kamyonete, şimdi de kamyoneti bu hiç bitmeyen toprak yola. Şehirdeki daire, arkadaşları, okulun önündeki simitçi, hepsi geride kalmıştı. Babası "Köyde yazmak daha kolay olacak," demişti ama Ozan'a göre bu, "Arkadaşlarını bir daha görmeyeceksin," demenin süslü bir yoluydu.

Aslında en çok özleyeceği şey belliydi: her cuma okul çıkışında en yakın arkadaşı Deniz ile gittikleri köşedeki oyuncakçının vitrini. Sadece bakarlardı, hiçbir şey almadan, ama o vitrine bakmak bile bir gün için yeterliydi. Şimdi o vitrin de, Deniz de, kilometrelerce gerideydi. Ozan bunu düşününce boğazında küçük bir düğüm hissetti, ama annesine belli etmemek için pencereden dışarı bakmaya devam etti.

"Baba neden hep sessiz yer arıyor?" diye sordu Ozan, koltuğun arkasına yaslanıp.

Ön koltukta oturan babası hafifçe döndü. "Çünkü bazı hikâyeler ancak sessizlikte duyulabilir," dedi, gözlerinde o hep aynı, biraz dalgın bakışla.

Ozan bu cevabı anlamadı ama sormaktan da vazgeçti. Babası yazardı, ya da öyle olmaya çalışıyordu. Masasında hep yarım kalmış sayfalar dururdu, çöpe atılmış kâğıt toplarıyla dolu bir sepet vardı yanında. Son bir yıldır tek kelime yazamadığını Ozan da fark etmişti, her ne kadar kimse bunu ona söylememiş olsa da.

Ozan cebindeki küçük metal arabayı çıkarıp tekerleklerini parmağıyla çevirdi, sesi motorun gürültüsüne karışıp kayboldu.

Kamyonet bir virajı döndüğünde, Ozan'ın nefesi kesildi. Ağaçlara bakarken kendini alamadı, sanki gözleri oraya mıhlanmıştı. Sağ taraftaki tepe boyunca uzanan, koyu yeşilden neredeyse siyaha dönen kocaman bir orman vardı. O kadar sıktı ki içine bakmak, karanlık bir suya bakmak gibiydi, ne kadar derin olduğunu anlayamıyordunuz.

"Şu orman mı?" diye sordu Ozan, parmağını cama dayayarak.

"Evimiz tam kenarında," dedi annesi. "Güzel değil mi?"

Ozan cevap vermedi. Gözlerini ormandan ayıramıyordu. Tuhaf bir şey vardı, tam olarak ne olduğunu bilemedi ama sanki orman da ona bakıyordu.

Kamyonet yoldan sapıp dar bir patikaya girdiğinde, köyün geri kalanı da gözükmeye başladı: birbirine benzeyen birkaç kırmızı çatılı ev, küçük bir bakkal, bir de tek bir çan kulesi olan taş bir cami. Sokaklarda kimse yoktu, sadece uzaktan bir horoz sesi geliyordu. Şehirdeki gürültüye, korna seslerine, kalabalık kaldırımlara alışkın kulakları için bu sessizlik neredeyse tuhaf bir bastırıcılıkla geliyordu, sanki köy de, tıpkı orman gibi, nefesini tutmuş bekliyordu.

Babası motoru durdurdu. "Biraz dinlenelim, radyatör ısındı galiba," dedi, kaputu açmak için inerken.

Ozan da indi, bacaklarını germek için birkaç adım attı. Tam o sırada, meydanın kenarındaki taş çeşmenin başında, elinde bir değnek, sırtında yamalı bir yelek olan yaşlı bir adam gördü. Yanında iki keçi otluyordu.

"Merhaba küçük beyefendi," dedi adam, gülümseyerek. Sesi kalın ama sıcaktı. "Şehirden mi geliyorsunuz?"

"Evet," dedi Ozan, biraz çekinerek. "Ormanın kenarındaki eve taşınıyoruz."

Yaşlı adamın gülümsemesi bir an için sanki hafifçe titredi, ama hemen toparlandı. "Demek öyle. Gelin, çeşmenin suyu şehir suyuna benzemez." Çeşmenin musluğunu açtı, avucuna doldurduğu suyu Ozan'a uzattı.

Su buz gibi ve tatlıydı, Ozan'ın içtiği hiçbir şeye benzemiyordu.

"Ben çobanım, adım Hasan Dede derler bana," dedi yaşlı adam. Elini cebine atıp bir avuç kuru üzüm çıkardı, yarısını Ozan'a uzattı. "Al, yol azığı. Annen baban da otursun, tam kuşluk vakti, birazcık peynir ekmeğim var, paylaşırız."

Ozan'ın annesi nazikçe gülümseyip teşekkür etti ama vaktin geç olduğunu, hava kararmadan eve yerleşmek istediklerini söyledi. Hasan Dede başını salladı, sanki bunu bekliyormuş gibi. Ama tam kamyonete binecekleri sırada Ozan'ın omzuna hafifçe dokundu.

"O ormana çok girme evladım," dedi, sesi bu kez ciddileşerek. "Eskiler derdi ki, o orman zamanı başka türlü sayar. Kaybolanlar bazen yıllar sonra, hiç yaşlanmadan geri dönermiş."

Ozan bir şey söyleyecek oldu ama babası kornaya hafifçe bastı, gitme vaktinin geldiğini belirtircesine. Ozan Hasan Dede'ye son bir kez baktı; adam hâlâ gülümsüyordu ama gözlerinde bir endişe kırıntısı vardı.

"Hoşça kalın Hasan Dede!"

"Sen de hoşça kal evladım. Aklında olsun, dediklerim."

Kamyonet yeniden yola koyulduğunda Ozan arkasına dönüp baktı; yaşlı çoban hâlâ orada duruyor, elindeki değneğe yaslanmış onları izliyordu.

Ev, beklediğinden daha küçüktü ama daha da eskiydi. Ahşap kapı gıcırdıyor, pencereler hafifçe eğri duruyordu, sanki yıllar içinde bir tarafa doğru yaslanmışlardı. Bahçede yabani otlar dizboyu uzamıştı, eski bir salıncak paslı zinciriyle rüzgârda usulca sallanıyordu.

"Burada kim yaşarmış?" diye sordu Ozan, kutuyu taşırken.

"Uzun zaman önce yaşlı bir adam," dedi babası. "Ozan, dikkat et, o kutu ağır."

Ozan kutuyu içeri taşırken evin içine ilk kez göz gezdirdi. Tavanlar alçaktı, tahta zemin her adımda hafifçe gıcırdıyordu. Ama en çok dikkatini çeken şey, salonun bir köşesindeki dar merdivendi; yukarıya, karanlık bir boşluğa doğru uzanıyordu.

"Orası ne?" diye sordu.

"Çatı katı," dedi annesi, kutuları düzenlerken. "Şimdilik oraya çıkma, tozdan geçilmiyordur."

Ozan başını salladı ama merdivenden gözlerini alamadı. Şehirdeki evlerinde hiç çatı katı olmamıştı. Çatı katı olan bir evde, dedesinin anlattığı masallardaki gibi "kim bilir neler" saklanabilirdi.

O gece yatağında yatarken pencereden dışarı baktı. Ay, ormanın üzerinde asılı duruyordu, ağaçların tepesini gümüş bir ışıkla çiziyordu. Rüzgâr estikçe yapraklar hışırdıyor, uzaktan, çok uzaktan, bir baykuşun sesi geliyordu.

Yorganı çenesine kadar çekti, yastığın soğuk tarafını yüzüne döndü.

Şehirdeki eski odasında pencereden hep karşı binanın ışıkları görünürdü, sokak lambaları, arada geçen bir arabanın farları. Burada hiçbiri yoktu. Sadece karanlık, ay ışığı ve o kocaman, hareketsiz orman. Ozan bir an için korktuğunu sandı, ama içindeki his korkudan çok merakla karışıktı; sanki biri ona "gel" diyormuş da henüz nereye gideceğini bilmiyormuş gibi.

Ozan gözlerini kapattı. Ama uykuya dalmadan önce son bir kez daha pencereye baktı, sanki orman ona bir şey söylemeye çalışıyormuş gibi.

"Yarın," diye mırıldandı kendi kendine, "yarın o çatı katına çıkacağım."

Ve gözlerini kapattığında, uzaktaki ağaçların arasında, sadece bir anlığına, küçük bir ışığın yanıp söndüğünü gördüğünü sandı.

Ama belki de bu sadece bir rüyaydı.

Bölüm 1 Sonu



Yorumlar

Popüler Yayınlar