Bu Blogda Ara
Doğanın dilinden, hayatın içinden... Çiçekten süzülen fikirler, kaleme dökülen gerçekler.
Pinned Post
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
Miro ve Fısıldayan Orman
Tik tak eder zaman akar, Miro dünyaya merakla bakar. Rüzgâr güler, yaprak uçar, Yamuk şapkası yine kaçar. Saat susar, kuşlar dinler... İşte o an başlar düşler.
"Bakkal Ali Efendi! Muhtar Dede meydanda bedava helva dağıtıyormuş!" diye bağırdı Miro, soluk soluğa dükkânın kapısından içeri.
Bakkal teraziyi bıraktığı gibi dışarı fırladı. "Bedava helva mı?"
"Hem de sıcak!"
Bakkal koştu, müşteriler koştu, çırağı koştu.
Meydana vardıklarında ortada ne helva vardı ne de muhtar, sadece boş bir tezgâh ve bir avuç şaşkın köylü.
Bakkal başını kaldırıp etrafa baktı. "Miro!"
Sokağın köşesinden bir kahkaha duyuldu.
"Yakalasana beni!"
Miro çoktan kaçıyordu.
"Yakalarsam seni Miro!" diye bağırdı bakkal arkasından, ama sesindeki öfke bir türlü gülmeye dönüşmekten kendini alamıyordu; bu, Miro'nun bu haftaki üçüncü oyunuydu.
Miro köyün tozlu sokaklarından geçip dere kenarına vardığında hâlâ gülüyordu. Güneş henüz tepede değildi, çimenler hâlâ çiy ile ıslaktı. Cebinden birkaç taş çıkardı, en düzünü seçip suya doğru fırlattı.
Beline taktığı zincirin ucundaki eski cep saati, her zamanki gibi çılgınca dönüyordu; akrep ve yelkovan durmadan, hiç ara vermeden koşuyor, hiçbir zaman doğru saati göstermiyordu. Bu saati ona dedesi hediye etmişti, "Bu saat zamanı değil, yardıma ihtiyacı olanları gösterir," demişti sadece. Miro bunun ne anlama geldiğini hiç anlayamamıştı, ta ki o güne kadar.
Bir, iki, üç... tam dördüncü taşı atacakken cebindeki saat tuhaf bir şey yaptı: aylardır durmadan döndüğü o çılgın koşuyu bırakıp birden yerinde durdu. İnce bir "tık" sesi geldi. Miro irkildi. Saat ilk defa durmuştu. Tam saate bakacakken bir "tık" daha geldi, bu kez bütün dünya sustu. Kuşlar, rüzgâr, dere, hepsi durdu; sanki zaman nefesini tutmuştu.
Miro yavaşça ayağa kalktı. "Merhaba?" dedi, ama sesini yalnızca kendisi duydu. Tam o sırada önündeki yaşlı meşe ağacının gövdesinde altın renkli bir kapı belirdi. Tokmağı küçük bir yaprak şeklindeydi, üzerinde tek bir cümle yazıyordu: "Yardım edenler girebilir."
Miro yutkundu. "Sanırım yanlış kapıyı buldum," diye mırıldandı, tam arkasını dönecekti ki kapı kendiliğinden, hiç gıcırdamadan açıldı. İçeriden rengârenk ışıklar süzüldü, tatlı bir çiçek kokusu yayıldı. Miro'nun kalbi hızlandı ama merakı korkusundan daha güçlüydü. Derin bir nefes alıp içeri girdi.
Ayağı toprağa değer değmez altındaki zemin beklediğinden çok daha yumuşak çıktı, ıslak bir yosun gibi hafifçe içine çöktü. Başını kaldırdığında gökyüzünün morla turuncu arasında yavaşça dalgalandığını gördü; ağaçların yaprakları mavi, pembe ve altın sarısıydı, dallarında küçük zil sesleri çıkararak sallanan parlak meyveler vardı.
"Şşşt!" Miro irkildi. Ses yerden geliyordu. Eğildiğinde, kollarını beline koymuş kırmızı bir mantar gördü.
"İnsanlar artık selam vermiyor mu?"
"Sen... konuşabiliyor musun?"
Mantar homurdandı. "Hayır, aslında dans ediyorum," dedi, sonra kendi şakasına kahkaha attı. Miro da istemeden güldü.
"Ben Miro."
"Ben de Mantar Efendi."
"Neden efendi?"
"Çünkü profesör kulağa fazla ciddi geliyor."
Mantar Efendi yolu gösterirken zıplaya zıplaya ilerledi, bir ara öyle yükseğe sıçradı ki bir sincabın kafasına düştü. Sincap öfkeyle bağırdı: "Yine mi sen!" Mantar Efendi omuz silkti: "Yanlış hesap." "Geçen hafta da yanlış hesap demiştin!" Miro kahkahasını zor tuttu.
Bir süre sonra ormanın içinden hıçkırık sesleri gelmeye başladı, öyle güçlü ki her gözyaşı yere düşünce çiçekler soluyor, yapraklar dökülüyordu. Bir kayanın üzerinde minicik bir peri oturuyordu, kanatları cam gibi saydamdı ama gözleri kıpkırmızıydı.
Miro yavaşça yaklaştı. "İyi misin?"
"Hayır," dedi peri, sesi titreyerek. "Kirpi dostum Sarmaşık Vadisi'ne gitti ve dönmedi."
Tam o sırada yaşlı bir baykuş süzülerek geldi. "Küçük kirpi oraya yalnız gitmemeliydi," dedi. "Çünkü orada Sarmaşık Canavarı yaşıyor."
Miro'nun dizleri titredi. "Canavar mı?"
"Korkunç görünür," dedi baykuş.
Mantar Efendi fısıldadı: "Aslında biraz huysuz."
"Biraz mı?"
"Epey."
Miro derin bir nefes aldı. İçinde bir korku vardı ama cebindeki saate baktığında, akrep ve yelkovan hâlâ üst üste, hareketsiz duruyordu. Dedesinin sözünü hatırladı: Yardıma ihtiyacı olanları gösterir.
Bir kez daha baktı saate. Sonra bir daha. Üçüncü bakışında içindeki korku, meraka yenik düştü.
Gülümsedi. "Peki. Gidelim."
Perinin adı Lila'ydı. Kanatları eskiden gökkuşağı gibi parlarmış, ama şimdi üzerlerinde gri lekeler vardı.
"Kirpinin adı ne?" diye sordu Miro.
"Fındık. Çünkü küçücükken bir fındık kadar minicikti."
"Demek arkadaşın hem küçük hem de değerli."
Lila başını salladı. "Fındık herkese yardım ederdi. Kaybolan böcekleri yuvalarına götürür, üşüyen kuşlara yapraklardan battaniye yapardı." Miro etrafına baktı; bu ormanda herkes birbirine yardım ediyordu, ama şimdi herkes üzgündü.
"Onu bulacağız," dedi Miro.
Lila şaşırdı. "Gerçekten mi?"
"Evet. Ama Sarmaşık Vadisi'ne gitmem gerekiyor, değil mi?"
Baykuş kanatlarını açtı. "Öyle anlatılır. Kimse gidip onunla konuşmadı."
Miro kaşlarını kaldırdı. "Yani herkes korkuyor ama kimse gidip bakmıyor mu?"
Mantar Efendi araya girdi. "Ben de gelirim."
"Sen mi? Ama sen mantarsın."
"Ne alakası var? Mantarlara güvenilmez mi? Ben maceracı bir mantarım."
Tam o sırada üç farklı renkte çorap giymiş beyaz bir tavşan yanlarından geçti.
"Macera mı dediniz?" diye sordu tavşan.
"Sen kimsin?" diye sordu Miro.
"Ben Tıpır."
"Neden üç çorabın var?"
Tavşan gururla baktı. "Çünkü dördüncü çorabımı kaybettim. Onu ararken bazen sağa koşuyorum, bazen sola, hangi yöne baktığımı bile unutuyorum." Bunu söyler söylemez yanlış yöne koşmaya başladı. Mantar Efendi arkasından bağırdı: "Orası yol değil!" Tıpır durdu: "Ben de zaten yanlış yola gidiyordum."
Grup ormanın derinliklerine ilerlerken ağaçların fısıldaştığını duydular.
"Duydunuz mu? Ağaçlar konuşuyor."
"Bu yüzden buraya Fısıldayan Orman deniyor," dedi Mantar Efendi.
Miro bir ağacın yanına yaklaştı. "Ne söylüyorsunuz?"
Yaşlı ağaç yavaşça cevap verdi: "Kaybolan küçük dostunu arıyorsun. Kalbin temiz bir çocuk."
Miro utandı. "Ben bazen yaramazlık yaparım."
Ağaç hafifçe güldü. "Hata yapmak kötü değildir. Önemli olan sonra ne yaptığındır."
Miro bu sözü aklında tuttu.
Akşam yaklaşırken Sarmaşık Vadisi'ne vardılar. Burası ormanın diğer yerlerinden farklıydı; çiçek yoktu, kuş sesi yoktu, her taraf kalın sarmaşıklarla kaplıydı. Hava soğumuştu, ayak sesleri bile burada daha boğuk çıkıyordu.
Büyük bir ses duyuldu: "Kim var orada?"
Miro'nun kalbi hızla çarpmaya başladı. Sarmaşıkların arasından kocaman elleri, uzun boyu ve parlayan gözleriyle iri, karanlık bir gölge çıktı. Miro birkaç adım geri çekildi.
"Sen... Sarmaşık Canavarı mısın?"
Yaratık kaşlarını çattı. "Benim adım Gargo."
"Canavar değil misin?"
"Canavar olduğumu kim söyledi?"
Herkes sustu. Mantar Efendi yavaşça elini kaldırdı. "Şey... herkes."
Gargo üzgün bir yüzle yere baktı. "İşte sorun da bu."
Miro dikkatlice yaklaştı. "Fındık nerede?"
Gargo iç çekti. "Onu ben saklamadım. Fındık bana yardım etmeye geldi." Büyük bir kayanın arkasını gösterdi; orada küçük kirpi yatıyordu, ama yaralı değildi, sadece uyuyordu. "Sarmaşıklarımın arasına sıkışan bir şeyi çıkarmaya çalışırken yorulmuş, oracıkta uyuyakalmış," diye ekledi Gargo.
Miro şaşkınlıkla baktı. "Sen kötü değilsin."
"Kimse beni tanımadan korktu," dedi Gargo, başını eğerek.
Tam o anda büyük bir sarmaşık hareket etti. Toprak hafifçe sarsıldı, uzaktaki bir ağaç gıcırdayarak eğildi. Gargo korkuyla bağırdı: "Çabuk!" Sarmaşıklar bütün vadiyi kaplamaya başladı.
"Ne oluyor?"
"Ormanın kalbi hasta," dedi Gargo. "Fındık onu iyileştirmek için geldi ama tek başına yapamadı."
Miro saatine baktı. Hâlâ duruyordu. Demek macera daha bitmemişti.
Sarmaşıklar hareket ettikçe bütün orman titremeye başladı. Mavi yapraklar bir bir griye dönüp yere düşüyor, az önce zil gibi parlayan meyveler sönük birer taşa dönüşüyordu. Kuşlar tek tek susup dallara sıkı sıkı tutunuyor, hava her nefeste biraz daha ağırlaşıyordu; sanki orman derin bir uykuya değil, derin bir korkuya dalıyordu.
"Bu sarmaşıklar neden saldırıyor?"
"Çünkü ormanın kalbi zayıflıyor," dedi Gargo. "Her sihirli ormanın bir kalbi vardır. Bazılarının kalbi bir kristaldir, bazılarınınki eski bir ağaç. Bizimkinin kalbi ise dostluktur."
"Dostluk nasıl kalp olabilir?"
Gargo küçük kirpiyi işaret etti, sonra elini geri çekip parmaklarını birbirine kenetledi. "Bu ormanda herkes birbirine yardım ederdi. Ama zamanla herkes benden korkmaya başladı." Sesi kısıldı. "Beni gören herkes kaçtı. Kimse neden yalnız olduğumu sormadı."
Miro sustu. Bunu daha önce de görmüştü; bazen insanlar birini tanımadan onun hakkında karar verirdi.
"Ben sormuştum," dedi küçük bir ses.
Herkes döndü. Fındık gözlerini açmıştı. Lila sevinçle ona koştu.
"Ben Gargo'nun kötü olmadığını biliyordum," dedi Fındık.
"Neden ona yardım ettin?" diye sordu Miro.
"Çünkü herkes ondan kaçıyordu. Ama kimse onun neden üzgün olduğunu bilmiyordu," dedi Fındık.
Miro gülümsedi. "Demek gerçek cesaret bu. Korkunç görünen birinin bile kalbini anlamaya çalışmak."
Birden yer sarsıldı, ormanın içinden büyük bir taş yuvarlandı. Baykuş bağırdı: "Ormanın kalbi tamamen kapanmak üzere!"
Gargo hızla koştu. "Geç kaldık."
Miro saate baktı. Bu sefer garip bir şey oldu; saatin içinden hafif bir ışık sızdı, akrep ve yelkovan ürkek bir titreyiş gösterdi. Tık...
"Tıkladı," dedi Miro şaşkınlıkla.
Tıpır ciddi bir şekilde düşündü. "Bilmediğimiz şeylerin yüzde doksanı ya çok iyi ya da çok kötüdür." Herkes ona baktı. "Bu bilgiyi nereden aldın?" Tavşan omuz silkti. "Ben salladım."
Gargo onları ormanın en eski ağacına götürdü. Gövdesinde büyük, karanlık bir çatlak vardı. İçinde küçük bir ışık parçası titriyordu ama etrafını siyah sarmaşıklar sarmıştı.
"Lila, ne yapmalıyız?"
Peri düşündü. "Eskiden herkes birlikte şarkı söylerdi. Bu ormanın büyüsü iyilikten güç alır."
Miro etrafına baktı. Tıpır'ın kulakları dimdik ve gergindi, Lila kanatlarını göğsüne sarmış titriyordu, Mantar Efendi bile şaka yapmayı unutmuştu. Sonra Miro elini kalbinin üstüne koydu; içindeki korku hâlâ oradaydı ama artık daha küçük duruyordu. Gülümsedi. "Öyleyse başlayalım."
İlk önce Lila şarkı söyledi, sesi ince bir çan sesi gibi yankılandı. Sonra kuşlar katıldı, sonra sincaplar, sonra Tıpır. Ama Tıpır'ın sesi o kadar kötüydü ki herkes sustu. Mantar Efendi kulağını kapattı. "Belki sen sadece kalpten söyle." Tıpır gururla başını salladı: "Ben zaten kalpten söylüyordum." Mantar Efendi iç geçirdi: "O zaman kalbin bayağı gürültücüymüş."
Sonra Gargo sessizce yaklaştı. "Ben de söyleyebilir miyim?" diye sordu.
Herkes şaşırdı.
"Benim sesim çok kötü," dedi Gargo utanarak.
"Belki değildir," dedi Miro.
Gargo bir an duraksadı, sonra şarkıya başladı. Sesi beklenmedik şekilde güzeldi, çünkü yıllardır kimseyle konuşmamıştı; içinde biriken bütün yalnızlığı şarkısına karışmıştı.
Çatlaktaki ışık önce titredi, sonra birden parlayıp altın rengi bir dalga hâlinde ormanın tepesine doğru yayıldı. Siyah sarmaşıklar bir bir gevşedi, ağaçlardan kayarak toprağa düştü. Griye dönmüş yapraklar yeniden yeşerdi, solmuş çiçekler açıp o tatlı kokuyu havaya bıraktı. Gökyüzü, Miro'nun ilk gördüğü o mor-turuncu rengine geri döndü.
Gece boyunca orman yavaş yavaş kendine geldi; sabah ışığı vurduğunda Fısıldayan Orman eskisinden daha güzel görünüyordu. Ağaçlar artık sadece fısıldamıyor, kahkahalarla konuşuyordu. Lila'nın kanatları yeniden parlıyordu, Fındık herkesin yanında dolaşıyordu, ama en çok Gargo'nun yanında.
Miro, Gargo'ya baktı. "Artık herkes senden korkmuyor."
"Çünkü beni tanıdılar," dedi Gargo.
"Demek bazen insanlar seni değil, seni tanımadan duyduklarından korkuyor."
Baykuş onayladı. "Akıllı bir çocuk oldun Miro."
Miro şapkasını düzeltti. Şapka bir kez daha yana kaydı, sanki kendi başına bir huyu varmış gibi inatla eğri durdu. "Görüyorsunuz ya," dedi Miro gülerek, "bu şapka hiç benim dediğimi dinlemez." Herkes güldü.
Tam o sırada, tık... Miro'nun saatindeki akrep ve yelkovan yeniden hareketlenmeye, o eski çılgın koşularına dönmeye başladı. Herkes sustu.
"Gitmen mi gerekiyor?" diye sordu Lila.
Miro saate baktı. "Evet, galiba."
Gargo eğildi. "Bir gün geri gelir misin?"
"Saat tekrar durursa."
Tıpır el salladı. "Evine gidebilecek misin? Yön tarifi ister misin?"
"Sağ ol," dedi Miro gülerek, "ama senden yön tarifi almazsam daha güvenli giderim galiba."
Gözlerini kapattı. Bir anda kendini yine dere kenarında buldu. Kuşlar ötüyordu, rüzgâr esiyordu, sanki hiç gitmemiş gibiydi. Ama elinde küçük bir şey vardı: altın renkli, üzerinde küçük bir kalp şekli olan bir yaprak.
Miro avucundaki yaprağa bakıp hafifçe gülümsedi ve onu özenle sakladı. Çünkü bazı maceralar anlatılmazdı, bazıları kalpte taşınırdı. Üstelik Miro o gün çok önemli bir şey öğrenmişti: Bazen en çok korkulan, sadece yanlış tanınandır.
✨ Miro'nun Maceraları Serisi ✨
Sonraki Bölüm 👉 Miro ve Ay Perisi
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
Popüler Yayınlar
Kızıl Ülkü - Kitap I: Bozkırın Göçü | Bölüm 1 — Kaybedilen Yurt
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
Arı Kovanından Liyakat Dersleri: Doğa Bize Ne Öğretiyor?
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar

.png)



Yorumlar
Yorum Gönder