Bu Blogda Ara
Doğanın dilinden, hayatın içinden... Çiçekten süzülen fikirler, kaleme dökülen gerçekler.
Pinned Post
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
Kızıl Ülkü - Kitap I: Bozkırın Göçü | Bölüm 3 — Han Çadırı
Bu, yılda bir kez yapılan bir toplanmaydı; yedi boyun, atalarının zamanından beri sürdürdüğü bir gelenek. Şölen, oyunlar ve elbette, beylerin oturup dünyanın nasıl döndüğünü konuştuğu uzun gece toplantıları.
Gece boyunca, eksik kalan boylar da teker teker obaya ulaştı. Yorgun kervanlar, karanlıkta çıt çıkarmadan yerleşti; kimse şenlik istemedi o saatte, sadece dinlenmek istedi.
Sabah, obayı bambaşka bir görüntüyle karşıladı.
Yedi boy, artık tamamlanmıştı. Ufukta, bir bir beliren son kervanlar, meydana yaklaştıkça heybetli bir geçit alayına dönüştü; her boyun önünde, kendi sancağını taşıyan bir atlı, arkasında beyleri, alpleri, kadınları, çocukları. Rüzgar, her boyun kendi rengindeki sancağını farklı bir ritimde dalgalandırıyordu. Toynak sesleri, davul vuruşlarıyla birleşip meydanı dolduran tek bir gürleyişe dönüştü; obadaki herkes, işini bırakıp bu girişi izlemeye çıktı.
Hava, kızarmış etin, taze pişmiş ekmeğin, ve birilerinin yakında pişirmeye başladığı bir tür bal şerbetinin kokusuyla doluydu. Bir çocuk, elinde çaldığı bir parça peynirle kaçtı; annesi onu kulağından çekerek geri götürdü, çocuk hâlâ ağzındakini çiğniyordu, çevredekiler güldü.
Bir Örgenay çocuğu, Kögmen'den bir kızın saçındaki keçe süsü görüp, "Bu neden bu kadar tüylü?" diye sordu, tamamen samimi bir merakla; kız da ona, "Seninki neden bu kadar dümdüz?" diye karşılık verdi, ikisi de kahkahayı patlattı.
Biraz ötede, iki yaşlı kadın, birbirini yıllar sonra görmüş gibi, sıkıca sarıldı; biri Kögmen'den, diğeri Yontu'dan geliyordu, ama gençliklerinde, bir dönem komşu obalarda büyümüşlerdi. "Hâlâ o kadar inatçı mısın?" diye sordu biri, gülerek; diğeri, "Sen hâlâ o kadar çok konuşuyor musun?" diye karşılık verdi.
Biraz daha ileride, Sungurhan'dan genç bir atlı, Altınordu'dan bir başkasına takıldı. "Geçen yıl senin atın benimkini geçmişti, ama bu yıl öyle olmayacak," dedi, yarı şaka yarı ciddi. Altınordulu genç, gülümseyerek, "O senin atın değil, rüzgar kolaydı geçen yıl," diye karşılık verdi; ikisi de, aralarında yıllardır süren bir şakayı tazeliyor gibiydi.
Yaşlı bir adam, Örgenay'ın demirci ocağının önünden geçerken, başını salladı. "Sizin boy hâlâ aynı numaraları yapıyor," dedi, ocağın ustasına, göz kırparak; usta, çekicini bir an durdurup gülümsedi, cevap vermeye gerek görmeden.
Alpagu, hayatında ilk kez bu kadar büyük bir topluluğu görüyordu. İçinde bir şey genişledi, bir farkındalık gibi. Burası sadece bir oba değildi. Aynı göğün altında yaşayan yedi ayrı halktı; birbirine yabancı değil, yıllarca örülmüş, eski dostluklarla ve eski şakalarla birbirine bağlı.
Bir çocuk, Yontu Oymağı'ndan, ona yaklaştı. "Sen gerçekten Kür Beyi'nin oğlu musun?" diye sordu, sanki bunu bir süredir sormak istiyormuş gibi.
"Evet," dedi Alpagu, biraz şaşırarak.
"Babası herkesin en çok konuştuğu adam," dedi çocuk, hayranlıkla. "Bizim obada bile anlatılır onun kılıcı."
Alpagu, içinde bir gurur kabardığını hissetti, ama bu gurura eşlik eden başka bir şey de vardı: ince, tanımlanamaz bir ağırlık. Sanki babasının adı, ona ait olmayan bir zırh gibi omuzlarına konmuştu bile.
Öğleye doğru, önce çocukların oyunları başladı; büyüklerin asıl sınavından önceki bir ısınma, geleceğin ilk provası.
Sungur, sırasını beklerken, ipini son bir kez kontrol etti. Karşısındaki rakip attı, ok hedefe yaklaştı, neredeyse tam ortaya sapladı; kalabalıktan bir "oh" sesi yükseldi. Sungur'un sırası geldiğinde, rüzgar aniden yön değiştirdi. Diğerleri hemen atmıştı, ama Sungur bekledi, yayını gerili tuttu, bir nefes daha bekledi. Rüzgar bir an durdu. Tam o anda bıraktı. Ok, dosdoğru hedefin ortasına saplandı. Sungurhan Oymağı'ndan birkaç kişi, kendi sancaklarının altında, yumruklarını havaya kaldırdı; bu artık sadece Sungur'un zaferi değildi, boyunundu.
Kambura, hiçbir dala katılmadı, kenarda oturup izledi; bir ara, henüz hiçbir vuruş yapılmamışken, "O adam kazanacak," dedi, yanındaki yaşlı kadına; birkaç dakika sonra dediği çıktı.
Alpagu, çocuklar arasındaki tahta kılıç sınamasına girdi. İlk rakibini yendi, hızlı ve temkinli hareketlerle. Ama ikinci maçında, kalabalığın arasında babasının baktığını fark etti; o bakışın ağırlığı, elini bir anlığına yavaşlattı. Rakibinin kılıcı, omzuna hafifçe değdi, sayılan bir vuruş. Alpagu, yenildi. Kimse ona bir şey söylemedi, ama o, kendi tereddüdünü kendi içinde uzun uzun tarttı; babasının önünde hata yapmaktan çekinmişti, ve bu çekinme, ona kılıcın kendisinden daha ağır gelmişti.
Barlas'ın güreşi, meydanın en kalabalık izlenen anlarından biri oldu. İlk rakibini çabucak devirdi, ikincisini biraz daha zorlandı ama yine kazandı. Üçüncü maçında, karşısına Kögmen Oymağı'ndan iri bir yiğit çıktı; ikisi uzun süre birbirine kenetlendi. Altınordu Oymağı'nın kenarda toplanan adamları, her hamlede bağırıyor, Barlas'ın adını haykırıyordu; onun için değil, kendi boylarının onuru için. Sonunda Barlas, ani bir hamleyle rakibinin dengesini bozdu, onu yere serdi. Kalabalık alkışladı, ama Barlas'ın gözleri, alkışın büyüklüğünü ölçüyormuş gibi, kalabalığı taradı.
Rakibi, yerden kalkarken, elini uzattı. "İyi güreştin," dedi, nefes nefese ama gülümseyerek.
Barlas, elini tuttu, ama gülümsemedi. "Daha iyisini yapabilirdim," dedi, sesi kendinden bile hoşnutsuz çıkarak.
Öğleden sonra, meydanda farklı bir sükûnet oluştu; asıl büyük sınavın, beylerin en güvendiği sağ kolların kılıç dövüşünün vakti gelmişti. Her boy için bu, sadece bir gösteri değildi; kimin kılıcı en keskin, kimin eli en sakinse, o boyun itibarı o kadar yükselirdi.
Ön eleme maçları hızlı geçti. Sungurhan Oymağı'nın hassı Yalabık, Örgenay'ın temsilcisini iki hamlede geçti. Yontu Oymağı'ndan Taşyürek, uzun ve yorucu bir maçın sonunda Ötüken Kamları'nın gönderdiği genç savaşçıyı yendi, nefes nefese kalarak.
Bamsı Alp, Kür Oymağı adına meydana çıktığında, kalabalıkta bir uğultu yükseldi. İlk rakibi, Kögmen'in hassı Ergun'du; kısa sürdü, Bamsı Alp'in deneyimi ağır bastı. İkinci maçında, Sungurhan'ın Yalabık'ıyla karşılaştı, bu daha uzun sürdü, ama sonunda yine Bamsı Alp kazandı.
Finalde, karşısına Altınordu Oymağı'nın hassı Sarıca çıktı, uzun boylu ve hızlı hareketli bir adam. Altınordu'nun kenarda toplanan halkı, her hamlede Sarıca'nın adını haykırıyordu, sesleri neredeyse öfkeli bir umutla doluydu; bu dövüş, onlar için de bir hesaplaşmaydı. İlk hamleler, iki tarafın da birbirini yokladığı temkinli vuruşlardı. Ama üçüncü dakikada, Bamsı Alp'in kılıcı, Sarıca'nın savunmasındaki küçük bir açığı buldu; hızlı, kesin bir hamleyle, kılıcını elinden fırlattı.
Kalabalık, büyük bir tezahüratla ayağa kalktı. Beyler, geleneğe uyarak, Bamsı Alp'e bir ödül sundu: gümüş işlemeli bir kılıç kını, ve on koyunluk bir sürü, Kür Oymağı'nın adına kaydedilmek üzere.
Ama Tegin Bars, kendi adamının yenilgisini alkışlamadı; yüzü sertti, gözleri Kür Bögecen'in üzerindeydi, orada sadece bir yarışma kaybının ötesinde bir şey vardı.
Öğle yarışmaları bitip, akşam toplantısına daha vakit varken, dört çocuk kendini Ata Bögü'nün çadırının önünde buldu.
Çadırın çevresinde, hava tuhaf bir şekilde daha durgundu, sanki meydandaki gürültü buraya kadar tam ulaşamıyordu. İçeriden, kurutulmuş otların, tütsü gibi hafif ama keskin bir kokusu yayılıyordu, tanıdık olmayan bir kokuydu bu, dağların ötesinden gelen bir şey gibi.
Yaşlı adam, heybesinden çıkardığı kuru üzümleri teker teker yiyordu. Çocukları görünce, hiç şaşırmamış gibi, elindeki keseyi onlara doğru uzattı.
"Oturun," dedi. "Ayakta duran karınlar, oturan karınlardan daha çabuk acıkır."
Sungur hemen bir avuç üzüm aldı. Kambura, "Sen kaç yaşındasın?" diye sordu, dolaysız bir merakla.
"Bu, bozkırın kaç yaşında olduğunu sormak gibi bir şey," dedi Ata Bögü. "Cevap, sorma sebebine bağlı."
Barlas, biraz uzakta durmuş, ilgisiz görünmeye çalışıyordu, ama içi öyle değildi; göğsünde, tarif edemediği bir sıkışıklık vardı, babasının adını her andığında büyüyen, ama şimdi bu yaşlı adamın huzurunda daha da ağırlaşan bir sıkışıklık. Sonunda dayanamadı. "Sen gerçekten sadece bir ozan mısın?"
Ata Bögü, ona döndü, uzun uzun baktı, gözlerinde ne bir yargı ne bir alay vardı, sadece derin bir sabır. "Senin içindeki ateş güçlü evlat," dedi. "Ama ateşin nereye döneceğini, onu taşıyan kişi bilemez."
Barlas, bu cevaba ne diyeceğini bilemedi, sadece başını çevirdi; ama içindeki o sıkışıklık, bir anlığına, daha da sıkıca düğümlendi, sanki yaşlı adam onun görmediği bir şeyi görmüştü.
Alpagu, elindeki bir çakıl taşıyla oynayarak sordu: "Babam sana neden bu kadar dikkatli davranıyor?"
Ata Bögü, uzun bir süre cevap vermedi. "Çünkü baban," dedi sonunda, "gördüğü şeye inanmayı seçen az sayıda insandan biri. Bu, sandığından daha nadir bir şey."
"Neye inanıyor?" diye sordu Sungur, ağzı hâlâ üzüm doluyken.
Ata Bögü, gözlerini ateşe çevirdi. "Bazı masallar çocukları korkutmak için anlatılmaz evlat," dedi, sesi biraz daha ağırlaşarak. "Bazıları, unutmasınlar diye anlatılır."
Dört çocuk, bu cevaba ne anlam vereceğini bilemedi. Kambura, birden, konuşmanın ortasında, başını doğuya çevirdi; gözleri bir an boşluğa kilitlendi, sanki uzaktan bir şey duymuş gibi.
"Ne oldu?" diye sordu Alpagu.
Kambura, başını salladı, kendine gelerek. "Bilmiyorum," dedi, sesi hafifçe titreyerek. "Ama bu gece iyi olmayacak."
Kimse buna gülmedi. Bir şekilde, hepsi huzurlu hissetti, ama huzur, o andan sonra, ince bir tedirginlikle karışmıştı.
Akşam, Han çadırında büyük toplantı vardı.
Konuşmalar önce sıradan meselelerle başladı: otlakların paylaşımı, kuyuların durumu. Sonra, Sungurhan Oymağı'nın beyi Bögeç söz aldı; boyu, yedi boyun en kuzeyinde, barbar kabilelerinin sınırına en yakın olanıydı.
Bögeç, yedi boy içinde en yaşlı beylerden biriydi, ama yaşı, onu hiçbir zaman geride bırakmamıştı; gençliğinde, kuzeyle yapılan büyük bir savaşta, tek başına üç barbar atlısını durdurup boyunun geri kalanının kaçmasına vakit kazandırdığı anlatılırdı, o günden beri sırtında taşıdığı derin bir yara iziyle birlikte. Kür Bögecen'e karşı, babadan kalma bir saygısı vardı; ikisinin babaları, gençliklerinde birlikte savaşmıştı. Tegin Bars'a karşı ise açık bir sempatisi yoktu, ama saygısızlık da etmezdi; sadece, onun hakkında konuşurken sesi bir tık daha soğurdu.
"Kuzeyliler eskiden böyle değildi," dedi, sesi eski bir yorgunluğu taşıyarak. "Kış bastırmadan önce üç beş çadır sökülür, birkaç yüz atla güneye inerlerdi. Yağmalarını yapar, kar yeniden dağlara çökmeye başlamadan geri dönerlerdi."
Kür Bögecen kaşlarını çattı. "Şimdi?"
Bögeç, ateşin içindeki közlerden birini sopasıyla dürttü. "Şimdi kabileler birbirlerinin sancaklarının altında toplanıyor."
Çadırda birkaç bey göz göze geldi.
"Ne zamandır?"
"Üç kıştır."
Bögeç başını kaldırdı. "Ben kuzeylilerle kırk yıl önce savaştım. Onların en büyük gücü kalabalıkları değildi. Birbirlerinden nefret ederlerdi. Aynı düşmana karşı bile aynı safta uzun süre duramazlardı. Eğer şimdi bunu öğrenmeye başladılarsa..."
Sözünü tamamlamadı.
"O zaman kuzeyde yalnızca soğuk değişmemiştir."
Örgenay Oymağı'nın beyi, karşı taraftan, biraz daha hafif bir sesle araya girdi. "Güneyde durum farklı," dedi. "Kervanlar hâlâ geliyor, tüccarlar hâlâ pazarlık ediyor." Kısa bir gülüşme oldu, hava biraz hafifledi.
Ama bu hafiflik uzun sürmedi. Kür Bögecen, sesini toparlayarak, doğu sınırına döndü.
"Doğu sınırlarında da hareketlilik arttı," dedi. "Son aylarda, nöbetçilerimiz her zamankinden daha fazla iz görüyor."
Bir bey, yorgun bir sesle, "Kuzeydeki barbarlarla uğraşırken bir de doğuyu mu düşüneceğiz?" dedi, elini yüzünde gezdirerek.
Kür Bögecen, üç yöne de, sırayla, kısaca baktı; kuzeye, güneye, doğuya. "Kuzey bize savaş açmadı, henüz," dedi. "Güney bizimle ticaret yapıyor. Ama doğu..." Sözünü bir an kesti. "Doğu, hiçbir zaman bu kadar sessiz değildi. Şimdi hem sessiz hem de yaklaşıyor. Asıl dikkatimizi orada tutmalıyız."
Bir bey öne eğildi. "Abaslar her yıl biraz daha cesaretleniyor," dedi.
"Cesaret değil," dedi bir başkası, başını sallayarak. "Açlık."
"Aç olan sürüye gelir," diye karşılık verdi üçüncü bir bey, kaşlarını çatarak. "Bunlar neden karakollara yaklaşıyor? Sürü yok orada, sadece nöbetçilerimiz."
Kimse bu soruya hemen bir cevap veremedi.
Tegin Bars, ateşin karşı tarafında, pürdikkat dinliyordu, gözlerindeki ince bir gölge onu ele veriyordu; sanki bu doğal saygı, Kür Bögecen'e değil de, kendisine ait olması gereken bir şeymiş gibi bir bakıştı bu. Elindeki kımız kasesini, gereğinden sert bir hareketle yere bıraktı, ses çıkardı; birkaç kişi ona döndü, ama o, hiçbir şey olmamış gibi, gözlerini ateşe dikti.
Toplantı, kesin bir sonuca varmadan dağıldı; ama havada, önceki yıllarda hiç olmayan bir tedirginlik asılı kaldı.
Gece yarısına doğru, iki nöbetçi, obanın doğu kenarında, alçak sesle konuşuyordu.
"Orada bir şey var," dedi biri, uzaklara bakarak.
Diğeri, gözlerini kısıp uzağa süzdü. "Kurt," dedi, emin olmadan.
Bir süre izlediler. Hareket, tuhaftı; bir kurt sürüsünün akıcılığı yoktu, daha çok, düzensiz, sarsıla sarsıla ilerleyen bir şeydi.
"Kurt değil," dedi ilk nöbetçi, sesi alçalarak.
Tam o sırada, obanın köpekleri, birer birer, havlamayı kesti; sanki hepsi aynı anda bir şey duymuş gibi. Atlar huzursuzlandı, ayaklarını yere vurdu. Ateşlerden biri, hiçbir rüzgar olmadan, küçülür gibi oldu.
"Bir şey yanlış," dedi diğer nöbetçi, sesi zar zor duyulur bir fısıltıya dönüşerek.
İkisi, nefeslerini tutarak izlemeye devam etti. Sonra biri, aniden, gerçeği fark etti.
"Bunlar sürüye bakmıyor."
"Ne?"
"Koyunlara bakmıyorlar," dedi, sesi titreyerek. "Hiç bakmadılar."
Boru sesi, bir anda gece karanlığını yırttı.
Alpagu, uykudan sıçrayarak uyandı. Oba, bir anda ayaktaydı.
Kür Bögecen, zırhını giyerken, Alpagu çadırın aralığından izliyordu. Bamsı Alp, elinde iki pusatıyla yanına geldi. "Hazırız beyim," dedi.
Alplar, Kür Bögecen'in arkasına dizildi. Alpagu, babasının peşinden, izin almadan, kalabalığın kenarından sürüklendi.
İlk Abas, karanlıktan çıkıp Kür Bögecen'in üzerine geldiğinde, Alpagu nefesini tuttu. Ateş ışığının ucunda, yaratığın gerçek hali ilk kez görünür oldu: derisi, insan derisinden daha koyu, çatlamış toprak gibi kuru ve pul pul; gözleri, göz akı olmayan, tamamen kara iki delik gibiydi. Ağzından, insan diline benzemeyen, hem bir hırıltı hem bir soluma olan bir ses çıkıyordu, ve o ses her nefeste, soğuk, küflü bir koku taşıyordu, sanki nemli bir mağaradan yeni çıkmış gibi. Yaratık, hiç tereddüt etmeden, sanki ölümden korkmuyormuş gibi doğrudan üzerine geliyordu; ne bir ganimet arayışı, ne bir kaçış hesabı vardı hareketlerinde, sadece tek bir yöne, obanın merkezine doğru kör bir kararlılık.
Babası, yana çekildi, hiç acele etmeden. Kılıcı, tek bir hamleyle havada bir çizgi çizdi, çelik havayı yararken ince, tiz bir ıslık sesi çıkardı; Abas, ses çıkarmadan yere yığıldı, düşerken çıkardığı tek ses, kuru bir dalın kırılması gibiydi.
Bir başkası, arkadan geldi, ayak sesleri toprakta boğuk bir gümbürtü bırakarak. Kür Bögecen, dönmeden, kılıcını o yöne savurdu; ikinci Abas da düştü, bu sefer boğuk bir hırıltıyla, sanki son bir nefes vermeye çalışıyormuş gibi.
Etrafta, savaşın bütün kaotik sesleri birbirine karışmıştı: kılıç şakırtıları, insan bağırışları, atların ürkek kişnemeleri, ve arada bir, o tuhaf, insana ait olmayan hırıltılar. Toprak, ayakların altında ezilmiş otların keskin kokusuyla, ve bir yerlerden yayılan, tanımlanamayan, tatlımsı bir çürüme kokusuyla doluydu.
Bamsı Alp, yanına geldi, sırt sırta verdiler; ikisi, tek bir vücut gibi hareket ediyordu. Alpagu, o an anladı: babası sadece güçlü değildi. Savaşı, bir bütün olarak görüyordu, her hamlesi bir sonrakini hazırlıyordu. İlk kez, babasının neden bu kadar saygı gördüğünü, gerçekten, içinden, anladı.
Yerde yatan bir Abas'ın yanından geçerken, Alpagu, bir an durup göz gezdirdi; ilk kez bu kadar yakından görüyordu birini. Yaklaştıkça, havada tuhaf bir soğukluk hissetti, ateşin yakınında olmasına rağmen, sanki yaratığın bedeni etrafındaki sıcaklığı yutmuş gibi. Eğildi, dikkatle baktı. Yaratığın boynunda, deri sanki için için yanmış gibi, kararmış bir iz vardı; kömür karası, düzenli bir şekle sahip, hiçbir yaraya benzemeyen, neredeyse kasıtlı çizilmiş gibi duran bir işaret. Parmak uçlarını yaklaştırdı ama dokunmaya cesaret edemedi; o kadar yakınından bile, elinin tersinde ince bir ürperti dolaştı, sanki iz, hâlâ soğuk bir şeyler fısıldıyormuş gibi. Alpagu, bunun ne anlama geldiğini bilmedi, sadece içini ürperten, uzun süre unutamayacağı bir şey olduğunu hissetti.
Son Abas, Kür Bögecen'in eliyle yakalandığında, hâlâ hayattaydı. Kür Bögecen, boğazına kılıcını dayadı.
"Neden geldiniz?" diye sordu, sesi sert.
Yaratık, cevap vermek istemiyormuş gibi kıvrandı. Sonra, bozuk bir sesle, sadece şunu söyledi:
"O… çağırıyor."
"Kim?" dedi Kür Bögecen, sesini alçaltarak.
Abas, cevap veremedi. Gözleri, doğuya döndü, uzaklara, karanlığın en derin olduğu yöne. Sonra, hiçbir şey söylemeden, öldü.
Çatışma bittiğinde, beyler yeniden toplandı, uykusuz ve gergin.
"Bunlar daha önce bu kadar içeri gelmezdi," dedi bir bey.
"Gelmezdi," diye onayladı bir başkası. "Ormanın sınırında dolaşırlar, sürülerden koyun çalar, sonra geri dönerlerdi."
"Bu gece koyun aramadılar."
Kür Bögecen, uzun bir süre hiç konuşmadı. "Ben de onu düşünüyorum," dedi sonunda.
"Ne değişti?" diye sordu bir bey.
Kür Bögecen, doğuya göz gezdirdi. "Bilmiyorum," dedi. Kısa bir duraksama oldu, sonra sözlerine fısıltıya yakın bir sesle devam etti: "Ama bir şey değişmiş."
Tegin Bars, bu çıt çıkmayan kabullenişi izledi, çenesi hafifçe kasılmıştı. Bunu kimseye söylemedi. Ama içinde, o gece, bir şey biraz daha sertleşti.
Han çadırının kenarında, hiç ses çıkarmadan oturan Ata Bögü, Kür Bögecen'in son sözünü duyunca başını kaldırdı, gözlerinde bir şey parladı.
Çünkü korktuğu şey, tam olarak buydu.
— Bölüm 3 Sonu —
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
Popüler Yayınlar
Kızıl Ülkü - Kitap I: Bozkırın Göçü | Bölüm 1 — Kaybedilen Yurt
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
Arı Kovanından Liyakat Dersleri: Doğa Bize Ne Öğretiyor?
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
.png)
Yorumlar
Yorum Gönder