Bu Blogda Ara
Doğanın dilinden, hayatın içinden... Çiçekten süzülen fikirler, kaleme dökülen gerçekler.
Pinned Post
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
Kızıl Ülkü - Kitap I: Bozkırın Göçü | Bölüm 2 — Ozanın Heybesi
Bir hafta geçmişti.
Yol uzundu. Bozkırın ince tozu, yaşlı adamın keçe hırkasına sinmişti, öyle ki artık hırkanın kendi rengi mi yoksa yolun rengi mi olduğu belli değildi.
Ata Bögü, asasını toprağa her vurduğunda yerin derinliklerinde hafif bir titreme oluyordu. Ama bunu topraktan başka kimse hissetmiyordu, ne yanından geçen bir tilki ne uzaktaki bir çoban. Heybesindeki ağır kopuz, her adımda sırtına çarpıyor, tellerinden hafif, yarım kalmış bir uğultu yükseliyordu. Sanki enstrümanın kendisi de bir şeyler söylemek istiyor ama vakti gelmemiş gibi susuyordu.
Yolun kenarında, kurumuş bir dere yatağı vardı. Dere yatağının hemen kıyısında, boynunu bükmüş, kanadı kırık yaşlı bir boz doğan kayanın üzerinde tünemişti. Yaşlı adam durdu. Ne hayvana doğru atıldı ne de onu korkutacak bir hamle yaptı. Sadece asasını toprağa saplayıp elini usulca doğana doğru uzattı. Hayvan, normalde insan görse çığlık atıp kaçacakken, bu kocaman nasırlı ele sığındı. Ata Bögü parmağının ucuyla kuşun kursağını okşadı, gözlerinin içine baktı. Gözlerinde ne bir avcının hırsı vardı ne de acıma, sadece doğanın kendi çocuklarına duyduğu o eski, sessiz kabul vardı.
"Uçma vakti değil henüz," diye fısıldadı yaşlı adam. Sesi toprağın altından gelen bir su şırıltısı gibiydi. "Yer sarsılmadan, rüzgar yön değiştirmeden kanat açma."
Eğildi, avucuna birkaç çakıl taşı aldı. Taşlar soğuktu, bu mevsimde olmaması gereken, avuç içini donduran bir soğuk. Uzun uzun baktı onlara, sonra tekrar toprağa bıraktı, hiçbir şey söylemeden. Doğanı orada, kaderiyle baş başa bırakıp adımlarını yeniden yola dizdi.
Uzaktaki dumanları izledi. Dokuz boyun şenlik ateşleri göğe yükseliyordu. Çocukların bağrışları, kadınların türküleri rüzgarla ona kadar ulaşıyordu. Uzaktan, boğuk ama neşeliydi.
Ata Bögü'nün gözlerinde derin bir hüzün vardı.
İnsanlar neşeyle gülüyordu. Onlar sadece doğudaki Abaslardan, ova sarsıldığında kapılarına dayanacak Kara Kurtlardan korkuyordu. Bu; bilinen, adı konmuş bir korku, üstesinden gelinebilecek bir tehlikeydi. Oysa asıl kıyamet yeraltındaydı, adı bile anılmayan bir derinlikte. Mühür çatlıyordu, yavaş, sessiz, kimsenin duymadığı bir çatlamaydı bu. Eski silah arkadaşı, kadim ateş Alazar karanlığa diz çökmüştü. Bu haberi Ata Bögü'ye kim getirmişti, kendisi bile artık tam hatırlamıyordu. Belki bir rüya, belki bir kuşun kanat çırpışında gizli bir işaretti. Beyler ise anlatılanları dedelerinin eski bir masalı sanıyor, tehlikeyi ciddiye almıyordu. Bu, Ata Bögü'yü en çok yoran şeydi, tehlikenin kendisi değil, kimsenin ona inanmamasıydı.
Ata Bögü derin bir nefes aldı. Adımlarını obaya doğru sürdü. Sırtındaki yük, yolun tozundan ağırdı, ama asıl ağırlık, taşıdığı bilgideydi.
Kür Bögecen obanın girişinde, atının üzerindeydi. Gözleri ufuktaydı, dalgın bir bekleyişle, belki bir sürüyü, belki bir haberciyi gözlüyordu. Hemen sol gerisinde, omuz omuza kaç savaştan çıktığı, bileği bükülmez en güvendiği sağ kolu Bamsı Alp dikiliyordu. Bamsı, iri kıyım gövdesi, gür bıyıkları ve belindeki çift pusatıyla bozkırın ortasında canlı bir dağ gibi duruyordu.
"Beyim," dedi Bamsı Alp, gözlerini doğudaki puslu tepelerden ayırmadan. Sesi adeta iki kayanın birbirine sürtünmesi gibi gür ve boğuktu. "Güneş batmaya durdu ama içimdeki bu tekinsiz ayaz sönmedi. Orman sınırındaki nöbetçiler geceleri garip fısıltılar duyduğunu söyler. Kuşlar bile bu yıl yuvalarını erken terk etti."
Kür Bögecen dizginleri hafifçe sıktı. "Bozkır fısıldar Bamsı. Bazen rüzgarı duymak gerekir, bazen de duymazdan gelmek."
"Ama hayvanlar duyuyor beyim," diye ekledi Bamsı.
Haklıydı. Uzaktan beliren yaşlı, yırtık hırkalı adamı gördüklerinde, altlarındaki atlar birden huysuzlandı.
Kür Beyi'nin atı geriye doğru iki adım attı. Kulaklarını dikti. Başını hızla sallayarak kişnedi, ön ayağıyla toprağı eşeledi. Sanki altındaki zemin bir anda değişmiş, tanıdık kokusunu kaybetmiş gibiydi. Bamsı'nın devasa yağız atı bile huzursuzca yan adımlar atmaya başladı. Bamsı elini gayriihtiyari belindeki kılıcın kabzasına uzattı.
"Bu ihtiyar da kimdir beyim?" diye fısıldadı Bamsı. "Adımları toprağı dövüyor sanki, heybesinde bir ordu taşıyor gibi ağır yürüyor."
Kür Bögecen atının yelesini okşadı, alçak sesle bir şeyler mırıldandı ama gözlerini yabancıdan ayırmadı. Hayvanlar yalan söylemezdi, bu, çocukluğundan beri bildiği bir gerçekti. Bu yaşlı adamın gelişinde, dağlar kadar ağır bir atmosfer vardı, görünmeyen ama insanı tekinsiz hissettiren bir ağırlıktı bu.
Kür Bögecen bir an tereddüt etti. Sonra atını öne sürdü. Sesi bozkırın ayazı gibi keskindi.
"Kutlu sabahlar ola yabancı. Hangi rüzgar seni Kür Oymağı'na attı?"
Ata Bögü durdu. Asasını iki eliyle kavramıştı, sanki ondan destek alıyormuş gibi, ama aslında sadece düşüncelerini toparlamak içindi. Başını yavaşça kaldırdı. Gözleri, Kür Beyi'nin gözlerine değdi. O gözlerde sıradan bir yolcunun uysallığı yoktu, derin, insanı tartan, adeta asırların yorgunluğunu taşıyan bir bakış vardı. Kür Bögecen bunun ne olduğunu tam anlayamadı ama sırtından aşağı buz gibi bir ürperti süzüldü.
"Diyarlar aşar, boy boy dolaşırım beyim," dedi yaşlı ozan. Sesi rüzgarın uğultusuna benziyordu, hem yakın hem uzak. "Hanların başarılarını, yiğitlerin destanlarını tutarım. Heybemde sadece eski sözler var."
Bamsı Alp bir adım öne çıkıp gözlerini ihtiyara dikti. "Heyben ağır durur ozan. Bozkırda her eski söz hayra yorulmaz."
Ata Bögü, Bamsı'ya doğru hafifçe başını eğdi, bakışlarında ne bir korku ne de bir meydan okuma vardı. Sadece derin bir bilgelik parladı.
Kür Bögecen sustu. Şüphe, göğsünde soğuk bir taş gibi duruyordu. Karşısındaki adam sıradan bir garip ozandı belki ama bakışı, insana dedelerinin ateş başında anlattığı o eski, tekinsiz bozkır masallarını hatırlatıyordu. Yine de misafir kutsaldı. Gök Ata'nın buyruğu böyleydi ve bir beyin ilk görevi, kendi şüphesinden önce bu buyruğa uymaktı.
Kür Bögecen kılıcının kabzasından elini çekti, onu tutmakta olduğunu fark bile etmemişti. Bamsı'ya usulca bir işaret yapıp meydanı gösterdi.
"Kür Oymağı'nda ozana da, söze de yer çoktur. Gel, toy öncesi aşımızdan ye."
Atından indi, yaşlı adamın yanına düşüp yürümeye başladılar. Bamsı Alp bir adım gerilerinden, gözünü bir an bile ozanın heybesinden ayırmadan takip ediyordu. Kimse ikisinin arasındaki o tuhaf, söylenmemiş gerilimi fark etmedi, obanın telaşı, üç adamın sessizliğini kolayca yutuverdi.
Obanın içi toy hazırlıklarının coşkusuyla kaynıyordu. Büyük kıl çadırların arasında kadınlar yün eğiriyor, yayıklarda kımız çalkalanıyor, bakır kazanlarda etler kaynıyordu. Yaşlılar keçe minderlere oturmuş, geçmiş yılların avlarını ve büyük kuraklıkları yad ediyordu. Şenlik ateşi meydanın ortasında devasa bir kızıllıkla parıldıyordu, alevler akşamın alacakaranlığında turuncu ve kızıl dalgalar halinde yükseliyordu.
Üç boy, her yıl olduğu gibi, diğerlerinden önce gelmişti. Sungurhan Oymağı, kuzey sınırındaki hareketliliği beyler arasında konuşmak için erken yola çıkmıştı; Altınordu, ticaret yollarına hakim olmanın verdiği alışkanlıkla, her zaman ilk varan boydu; Ötüken Kamları ise, toy için gerekli kutsama ayinlerini hazırlamaya, geleneksel olarak birkaç gün fazladan ayırırdı. Bu yüzden meydanda, henüz kalabalıklaşmamış obanın içinde, üç farklı boydan üç çocuk, birbirini tanımaya başlamıştı bile.
Sungur, Bögeç'in oğluydu; babası gibi geniş omuzlu olmaya adaydı ama henüz oraya varmamıştı, ince ama enerjik bir yapısı vardı, hareketleri her zaman bir adım aceleciydi, sanki dünya onu bekletmekten hoşlanmıyormuş gibi. Kısa kesilmiş, güneşte açılmış saçları, sürekli kıpırdanan bir çocuğun tedirginliğiyle uyumluydu.
Barlas, Tegin Bars'ın oğluydu; babasının kaftanındaki gümüş işlemelerin küçük bir örneği, onun da kuşağında parlıyordu. İri yapılı, yaşına göre güçlü, ama gözlerinde her zaman bir şeyi kanıtlama telaşı vardı; gülümsemesi bile, sanki bir izleyici kitlesi varmış gibi, biraz fazla gösterişliydi.
Kambura, Ötüken Kamları'ndandı; ince, sessiz, gözleri yaşından daha büyük bir dikkatle etrafı tarardı. Diğer çocuklar koşuşturup bağırırken, o genelde bir kenarda dururdu, izleyerek; ama izlediği şey, çoğu zaman, başkalarının fark etmediği bir şeydi.
Meydanda iç içe geçmiş iki çember çizilmişti, toprağa kazınmış: dıştaki büyük çember, içteki küçük bir çember. Küçük çemberin tam ortasında, harlı, kızıl bir köz duruyordu, üzeri kalın bir kül tabakasıyla örtülmüş; kül, közün hararetini ve yönünü gizliyordu. Çocukların ellerinde kurutulmuş huş yaprakları ya da deriden küçük yelpazeler vardı; köze dokunmak, yaklaşmak kesinlikle yasaktı. Amaç, yelpazeyle rüzgar yaratıp külü savurmak, közü canlandırmak, ve doğru hava akımıyla onu dış çemberin dışına sürüklemekti. Ama bozkırda rüzgar sürekli yön değiştiriyordu; yanlış açıyla üfleyen, ya kendi gözünü kül doldururdu, ya da közü tamamen söndürürdü.
"Köz düştü!" diye bağırdı Sungur.
On iki yaşındaki çocuk ileri atıldı, yelpazesini kaptığı gibi, gücünü kanıtlamak isteyen bir telaşla. Çemberin kenarından, köze doğru sert bir hamleyle üfledi, mesafeyi hiç hesap etmeden. Yarattığı hava, yerdeki beyaz külü devasa bir bulut gibi kaldırdı, ve o bulut, doğrudan kendi yüzüne geri döndü. Sungur, gözleri kül dolarak, öksürerek, toprağa kapaklandı. Kalabalık güldü, kimi acıyarak kimi eğlenerek.
"Çekil yoldan!" dedi Barlas.
Altınordu Beyi Tegin Bars'ın oğluydu. Kuşağındaki gümüşleri savurarak öne çıktı, başını dik tutarak, sanki bu bir yarışma değil de zaten kazanılmış bir hakmış gibi. Yelpazesini öyle sert, öyle kibirli salladı ki, rüzgarın yönünü hiç hesaba katmadı; kendi gücünün, doğanın önüne geçeceğine inanıyordu. Ama yarattığı o kontrolsüz hava akımı, ters esen rüzgarla çarpıştı, ve közü, dışarı itmek yerine, havasızlıktan söndürdü; kızıl köz, bir anda, kara bir kömür parçasına döndü.
Kalabalık, bu sefer gülmedi. Bozkırda ateşi söndürmek, uğursuz sayılırdı. Sessizlik, kahkahadan çok daha ağır bir ayıp gibi çöktü meydana. Barlas, öfkeyle kenara çekildi, kimseyle göz göze gelmemeye çalışarak.
Alpagu öne çıktı.
Acele etmedi. Başını kaldırıp gökteki bulutlara baktı, çadırların dumanının hangi yöne büküldüğünü izledi; doğru saniyeyi, rüzgarın kendi arkasından eseceği anı bekledi. Çemberin kenarına usulca yaklaştı. Yelpazesini sertçe değil, rüzgarın akışıyla uyumlu, tek ve zarif bir kavisle salladı. Doğal rüzgarla kendi yarattığı akım birleşti; kül usulca savruldu, alttaki kızıl köz canlandı, ve toprağın üzerinde bir yılan gibi kayarak, çemberin dışına çıktı.
"Köz dışarıda!" diye haykırdı çocuklar.
Alpagu gülümsedi, ama gösterişsiz bir gülümsemeydi bu, sadece işini yapmış olmanın verdiği sakin bir memnuniyet. Yaşlı bir kadın, seyircilerin arasından, başını sallayarak, yanındakine, "Kür'ün oğlu," dedi, sanki bu açıklama her şeyi anlatıyormuş gibi. Sungur, hâlâ gözlerini ovuşturarak, Alpagu'ya yaklaştı. "Nasıl yaptın?" diye sordu, hayranlıkla karışık bir hayal kırıklığıyla. "Beklemeyi öğrendim," dedi Alpagu, omuz silkerek, sanki bu kadar basitmiş gibi.
Çalıların gölgesinde oturan Kambura ise oyuna katılmamıştı. Yerdeki kemiklerle oynuyordu, onları avucunda topluyor, sonra toprağa serpiyordu. Düşen şekillere bakıp bir şeyler okuyormuş gibi bir hali vardı, ama kimse ona bunu sormazdı, çünkü küçük yaşta bile obanın onu bir farklı olarak gördüğü belliydi.
Ama o an, oyuna bakmıyordu. Gözleri, Kür Bögecen ve Bamsı Alp'in yanında yürüyen yaşlı adamdaydı.
Elindeki kemikler birden toprağa düştü, sesi bile çıkmadı sanki, ya da Kambura o sesi duyamayacak kadar başka bir şeye kilitlenmişti. Küçük şaman adayı, yaşlı adamın bastığı toprağın altından mavi bir ışığın gelip geçtiğini gördü. Bir göz kırpması kadar kısa ama gerçekti, yanılmıyordu. Yüreği hızla çarpmaya başladı, avuçları terledi, ağzı kurudu. Gözlerini ovuşturdu, tekrar baktı; ışık artık yoktu, sadece toprak, sadece toz. Ama gördüğünden emindi. O adam sıradan biri değildi. Bunu kimseye söyleyemezdi, çünkü kimse ona inanmazdı, belki de sadece Ata Bögü'nün kendisi inanırdı.
Kür Bögecen, Bamsı Alp ve Ata Bögü çocukların yanına geldi. Meydan, bu üç adamın yaklaşmasıyla birlikte kendiliğinden sessizleşti, çocuklar bile, sebebini bilmeden, seslerini kıstılar.
Kür Beyi usulca sordu:
"Onlarda ne görüyorsun ozan?"
Bu, sıradan bir soru gibi görünüyordu, bir babanın, çocuklarının geleceğini merak eden bir bey olarak sorabileceği türden. Ama sesindeki tonda, biraz önceki köz oyunundan çok daha fazlasını sorduğunu ima eden bir şey vardı.
Ata Bögü heybesindeki kopuzu çıkardı, yavaşça, neredeyse saygıyla. Tahtası eskiydi, cilası yer yer dökülmüştü, ama telleri, dokunulduğunda hâlâ gergin, hâlâ canlıydı. Sol eliyle teline sertçe vurdu.
Çıkan ses meydandaki tüm gürültüyü bıçak gibi kesti. Bu, sıradan bir tel sesi değildi; kulaktan çok göğüste hissedilen, derin, çınlayan bir titreşimdi, sanki toprağın kendisi de o sesle birlikte inlemişti. Rüzgar bir anlığına tamamen durdu. Ateşin alevi bile dikilip kaldı, sanki o da dinliyordu, ısısı bir an için azalmış gibi, havada tuhaf bir serinlik dolaştı. Sıradan insanlar bunu ozanın nefesinin heybeti sandı, gülümseyerek başlarını salladılar. Ama Kür Bögecen, Bamsı Alp ve kenardaki Kambura'nın tüyleri diken diken oldu, kollarında, ensesinde, bir anda beliren, açıklanamaz bir ürperti; üçü de, o sesin sıradan bir müzik olmadığını biliyordu.
Ata Bögü gözlerini Kür Bögecen'e dikti ve o gür sesiyle okudu, her kelime, sanki toprağın derinliklerinden çekilip çıkarılmış gibi ağır:
"Demir dağlar sarsılır, mühür alttan çatlar, Kopuzun telleri susar, yer altından atlar kişner. Kadim ateş Alazar, kızıl zırhla yoldan sapar, Gök Ata'nın verdiği kut, sinsi elde can çekişer."
Dörtlük bittiğinde halk anlamadı, alkışlamaya başladı, güzel bir söz sanmışlardı sadece, bir toy şarkısı, belki de yeni bir destanın açılışıydı. Bir çocuk, annesinin eteğini çekiştirerek, "Ne demek bu?" diye sordu; kadın, gülümseyerek, "Eski bir ozan sözü, yavrum," dedi, hiçbir şeyden şüphelenmeden. Çocuklar bile gülüşerek birbirlerine baktı. Eğlence devam etti, ateşin etrafında yeniden kahkahalar yükseldi.
Ama Kür Bögecen'in içine buz gibi bir huzursuzluk oturdu. Dörtlükteki isimleri, kehanetleri doğrudan kavrayamasa da sözlerin ağırlığı göğsünü sıktı. Eli kılıcına gitti, kabzasını sıktı, bu sefer fark ederek, bilerek. Parmak boğumları sarardı. Yaklaşan bir fırtınanın, adı konmamış bir uğursuzluğun ayak seslerini ilk kez bu kadar yakınında hissediyordu. Bamsı Alp bile elini kılıcından çekmemiş, çatık kaşlarıyla ozanı süzmeye devam ediyordu.
Tam o sırada Han çadırından Tegin Bars'ın kahkahası yükseldi, yüksek ve kendinden emin. Altınordu Beyi içeride kımız kasesini kaldırıyordu, çevresindekilere bir şeyler anlatıyor, gülüyordu, dışarıdaki bu küçük, karanlık andan tamamen habersizdi.
Ata Bögü kopuzunu heybesine koydu, yavaşça, sanki az önce söylediği sözlerin ağırlığını hâlâ üzerinde taşıyormuş gibi. Gözleri, bir an, hâlâ oyun alanında duran çocuklara kaydı, sonra Han çadırına, gözlerinde bir şey daha vardı artık, bir karar, ya da bir yorgunluk.
"Biri dağ olacak beyim," dedi usulca Kür Bögecen'e. "Biri de o dağın gölgesi."
Kür Bögecen bu sözün ne anlama geldiğini sormadı. Belki de sormaya cesareti yoktu, belki de içindeki o derin huzursuzluk dilini bağlamıştı.
Ata Bögü adımlarını Han çadırına doğru sürdü.
Bölüm 2 Sonu
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
Yorumlar
Popüler Yayınlar
Kızıl Ülkü - Kitap I: Bozkırın Göçü | Bölüm 1 — Kaybedilen Yurt
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
Arı Kovanından Liyakat Dersleri: Doğa Bize Ne Öğretiyor?
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
.png)
Yine heyecanla okudum.
YanıtlaSil