Ana içeriğe atla

Pinned Post

Aetheris: Bölüm 1 - İlk Adım

 

Kızıl Ülkü - Kitap I: Bozkırın Göçü | Bölüm 1 — Kaybedilen Yurt




Kızıl Ülkü Serisi Bozkırın Göçü Kitap Kapak Görseli - Orta Asya Göktürk Savaşçısı ve Atlısı

Kar henüz yağmamıştı.

Bozkır, o sabah hâlâ altın sarısıydı. Yazın sıcaklığı tamamen çekilmemiş, kışın ayazı ise henüz toprağa tam yerleşmemişti; yılın öyle bir anıydı ki, sabahları hâlâ ince bir sis kalkıyor, çimenlerin üzerinde küçük çiy damlaları güneşin ilk ışığıyla parlıyor, ama öğleye doğru güneş eski gücünü hatırlayıp o sisi de, o damlaları da yutuveriyordu. At sürüleri uzakta otluyor, kuyrukları tembelce sinekleri kovalıyordu; demircinin örsünden yükselen çekiç sesleri, düzenli bir kalp atışı gibi, obanın dört bir yanına yayılıyordu.

Kür Bögecen, çadırının önünden geçen birkaç çocuğu durdurdu; aralarında Alpagu ve Börü de vardı. Az konuşan bir adamdı Kür Bögecen; sözünü gereksiz yere uzatmaz, çocuklara verdiği görevi bile, sanki bir yiğide görev veriyormuş gibi ciddiye alırdı. Sesini hiç yükseltmezdi, ama sesi yükselmediği için de, herkes daha dikkatli dinlerdi onu.

"Sürüden üç koyun ayrılmış," dedi, gözlerini kuzeye, uzaklardaki alçak tepelere dikerek. "Kuzeye doğru gittiler galiba. Bulup geri getirin."

Sonra gözlerini Alpagu'ya çevirdi, uzun bir bakışla, sanki oğlunun içinden bir şey ölçüyormuş gibi. "İzi sen takip edeceksin."

Börü'ye döndüğünde, sesinde hafif bir şaka payı vardı. "Bamsı'nın kardeşi olduğunu unutma Börü. İz sürmeyi hâlâ öğrenemedin."

Börü, sırıtarak omuz silkti. "Ağabeyim zaten her şeyi biliyor," dedi, elini havaya kaldırıp çaresizlik taklidi yaparak. "Bana bir şey bırakmıyor ki öğreneyim."

Çocuklar güldü, sonra kuzeye doğru dağıldı, gülüşerek, birbirlerini iterek; herkes kendi yönünü seçti, otların arasında farklı izlere dalarak, sesleri git gide uzaklaşan bir kahkaha dalgası halinde kayboldu.


Alpagu, izleri takip etmekte kendini iyi sanıyordu, belki de fazla iyi. Babasının önünde en hızlı bulan kendisi olsun istiyordu; bu istek, gözlerinin önündeki ilk işarete hemen atlamasına sebep oldu, ikinci bir kanıt aramadan, sabrının izin verdiğinden daha çabuk. Toprakta bir çizik, ezilmiş birkaç ot gördü, hemen o yöne saptı, adımlarını hızlandırdı, kalbi heyecanla çarparak; ama yarım saat sonra, kendini tanımadığı bir vadide, hiçbir koyun izi olmadan buldu, sadece ıssız bir sessizlik ve kendi nefesinin sesi. İzler, aslında bir tavşanınmış, ya da belki bir tilkinin; koyun değil.

Utanarak, boş elle geri döndüğünde, güneş artık tepedeydi, ve diğer çocukların çoğu da benzer şekilde başarısız olmuştu; birkaçı yanlış vadiye gitmiş, biri neredeyse bir arı kovanına basacakmış. Ama bu ortak başarısızlık, Alpagu'nun kendi hayal kırıklığını azaltmadı; içinde, babasının bakışını hayal ederek, yüzü kızardı.

Kür Bögecen, oğlunun yüzündeki ifadeyi görünce, azarlamadı; hatasını hemen düzeltmek yerine, önce düşünmesini istedi, sabırla. Yere çömeldi, toprağı işaret etti.

"Gel buraya," dedi.

Alpagu yaklaştı, isteksizce, ayakları toprağı sürüyerek. Babasının elleri, toprağın üzerinde geziniyordu, kalın, nasırlı, ama şaşırtıcı derecede hassas bir dokunuşla, sanki toprağın kendisiyle bir dil paylaşıyormuş gibi. Güneşin altında, Kür Bögecen'in geniş omuzları daha da belirgin duruyordu; yüzündeki sertlik, yıllarca rüzgara ve savaşa karşı durmuş birinin yüzüydü, çizgileri derin ama sakin, ve sol kaşının üzerinde, eski bir yara izi vardı, artık sadece ince, soluk bir çizgi. Saçlarına düşen birkaç beyaz tel, güneşte parlıyordu, yaşının değil, taşıdığı yılların bir işareti gibi.

"İzi bulmak yetmez," dedi, parmağıyla toprağı işaret ederek, sesi öğretmenin sabrıyla. "Neden o izin orada olduğunu anlamalısın. Koyun izi, tavşan izinden daha derin basar, çünkü daha ağırdır. Ve düz gider, tavşan gibi sıçramaz, ürkek adımlar atmaz."

Alpagu, dikkatle baktı, gözlerini kısarak, ve fark etti; gerçekten de, biraz ileride, gözden kaçırdığı bir iz vardı, daha derin, daha düzenli, neredeyse bir çizgi gibi uzanan.

"Şimdi sen bul," dedi babası, geri çekilerek, kollarını kavuşturup bekleyerek.

Alpagu, izi takip etti, bu sefer daha yavaş, daha dikkatli, her birkaç adımda durup toprağa bakarak, kendi kendine mırıldanarak babasının sözlerini tekrarlayarak. On dakika sonra, üç koyunu, küçük bir çukurun kenarında, sakin sakin otlarken buldu; içindeki rahatlama, bir anda, göğsünü doldurdu.

Kür Bögecen, oğlunun yanına geldiğinde, koyunlara değil, Alpagu'ya baktı, uzun bir bakışla. "İyi iş," dedi, sadece iki kelime; ama bu adamdan gelen övgü nadirdi, ve nadir olduğu için, Alpagu'nun göğsü, akşam yemeğindeki en iyi parçadan çok daha fazla doldu, bütün gün boyunca taşıyacağı bir sıcaklıkla.


Koyunları obaya doğru sürerken, akşamın ilk rüzgarı esmeye başlamıştı, otları hafifçe eğerek. Çalılıkların arasından ince, güçsüz bir uluma duyuldu.

Alpagu durdu, kulaklarını dikerek.

"Duydun mu?" diye sordu Börü'ye, ki o da yanındaydı, elinde bir koyunun ipini tutarak.

"Tilkidir," dedi Börü, elini sallayarak, koyunlara devam ederek, adımlarını hızlandırarak; akşam olmadan obaya varmak istiyordu.

Alpagu ise olduğu yerde kaldı, ayakları toprağa kök salmış gibi. İçinde bir şey, o sesin tilki olmadığını söylüyordu; belki tonundaki bir çaresizlik, belki de sadece bir histi, açıklayamayacağı türden, ama yeni öğrendiği o dikkatle, sesi bir kez daha dinledi. Aynı ulumayı bir kez daha duyunca, koyunları Börü'ye bırakıp, sessizce çalılıkların arasına yöneldi, kalbi tuhaf bir beklentiyle çarparak.

Birkaç adım sonra gördüğü manzara karşısında nefesi kesildi.

İri bir dişi bozkurt toprağa uzanmıştı, gövdesi artık hareketsiz. Boynundaki derin yara çoktan kurumuştu, kanın rengi toprağınkiyle karışmış, neredeyse ayırt edilemez olmuştu. Yanında ise avuç içi kadar, kül rengi bir yavru titriyordu, tüyleri toza bulanmış. Annesinin boynuna sokuluyor, burnuyla onu dürtüyor ama hiçbir karşılık alamıyordu; Alpagu'nun daha önce hiç görmediği bir şeydi bu, bir hayvanın bu kadar çaresizce, bu kadar inatla, bir şeyi anlamaya çalışması.

Börü, koyunları bir kenara bağlayıp yanına geldi, nefes nefese, meraktan gözleri büyümüş.

"Ölmüş..." dedi, sesi alçalarak, saygılı bir sessizlikle.

Sonra yerden bir taş aldı, elinde tarttı, yüzünde acımasız değil ama pratik bir ifadeyle. "Boşuna acı çekmesin."

Alpagu hiç düşünmeden Börü'nün bileğini tuttu, sıkıca. Kendi de şaşırmıştı bu hızlı tepkiye, elinin nasıl bu kadar çabuk hareket ettiğine.

"Hayır."

"Açlıktan yine ölür."

Alpagu gözlerini yavrudan ayırmadı. Yavrunun gözlerindeki o bakış, ne tam korku ne tam güven, ikisinin arasında bir yer, onu bir yere bağlamıştı, tarif edemediği bir yere, göğsünün tam ortasında bir yere.

"Onun zaten ailesi kalmadı."

Börü, bir an tereddüt etti, taşı elinde çevirerek, sonra içini çekti, taşı yere bıraktı. "Peki," dedi, gülümseyerek. "Ama yarısını sen taşıyacaksın, benim iki koyunum var zaten."

Alpagu eğilip yavruyu kucağına aldı, yavaşça, sanki cam kadar kırılgan bir şeymiş gibi, nefesini tutarak. Küçük kurt önce ürktü, küçük bedeniyle geri çekilmeye çalıştı, pençeleri boşlukta debelenerek, sonra yorgunluktan başını onun göğsüne yasladı, bir iç çekişle; sanki orada, o yabancı sıcaklıkta, kaybettiği bir şeyi bulmuştu.

Börü hafifçe gülümsedi, biraz önceki telaşı unutmuş gibiydi.

"Demek artık peşimizde bir kurt dolaşacak."

Alpagu ilk kez gülümsedi, hafif ama gerçek bir gülümseme, yorgunluğunun içinden süzülerek.

"Önce yürümeyi öğrensin."


Çadıra vardığında, gökyüzü zaten kızılımsı bir renge bürünmeye başlamıştı. Annesi onu kapıda karşıladı, elleri hâlâ un içindeydi, saçının bir teli yüzüne düşmüştü.

"Alpagu," dedi, sesi hem şaşkın hem uyarıcı, elini önlüğüne silerek.

Çocuk durdu, ayaklarının ucunda sallanarak.

"Bu ne?"

"Kurt," dedi Alpagu, sanki bu açıklama yeterliymiş gibi, gözlerinde masum bir kesinlikle.

"Onu görüyorum. Neden çadırımıza getirdin?"

"Annesi öldü. Başka kimsesi yok."

Tam o sırada, obanın köpeklerinden biri, meraklı ve tedirgin, yaklaşıp havladı, sesi keskin ve aniydi; yavru kurt, korkuyla Alpagu'nun göğsüne daha sıkı sokuldu, küçük bedeni titreyerek. Alpagu, elini köpeğe doğru uzatıp, sert bir sesle, "Uzak dur," dedi, sesi kendi kulağına bile şaşırtıcı gelecek kadar keskin çıkarak; köpek, biraz şaşırmış gibi, birkaç adım geri çekildi, kulaklarını indirdi, ama gözlerini yavrudan ayırmadı, uzaktan izlemeye devam etti.

Annesi, ellerini önlüğüne sildi, eğildi, yavruya yakından baktı, uzun bir sessizlikle. Kurt, korkuyla geri çekildi, ama kaçacak yeri yoktu. Kadının yüzündeki sertlik, bir an için yumuşadı; belki yavrunun titreyişinden, belki oğlunun gözlerindeki inattan, belki ikisinin birleşiminden.

"Obanın köpekleri onu parçalar," dedi, ama sesindeki keskinlik azalmıştı, neredeyse bir düşünce sesli söylenmiş gibi.

"Ona izin vermem."

Annesi, uzun bir süre oğluna baktı, gözlerinde bir şey tartarak, sonra içini çekti, teslimiyetle. "Bu gece çadırın önünde kalır," dedi. "İçeride değil. Ve sen ona bakacaksın, ben değil."

Alpagu başını salladı, hızla, sanki fikrini değiştirmesinden korkuyormuş gibi, gülümsemesini zor tutarak.

Annesi, mutfağa dönmeden önce, bir an durdu, kapının eşiğinde. Oğluna baktı, uzun uzun; koyu, babasınınkine benzeyen dağınık saçlarına, henüz ince, sıska sayılabilecek omuzlarına, ama en çok da gözlerine, kendisininkine benzeyen gri-yeşil, düşünceli gözlerine. "Baban gibisin," dedi, yarı sitem yarı gurur dolu bir sesle, sesi hafifçe titreyerek. Sonra, içinden geçen bir şeyle, ekledi: "Ama gözlerin bana ait."

Barçın, Ötüken Kamları'nın beyinin kızıydı; şamanların, sözü kılıçtan keskin bir soyundan geliyordu. Kür Bögecen'in onu nasıl tanıdığı, obada hâlâ anlatılan bir hikayeydi: henüz bey değildi o zamanlar, babası Kür Oymağı'nın başındayken, kuzeyden gelen bir akıncı grubu Ötüken obasını bastığında, yardıma yetişip obayı kurtarmıştı, ve Barçın'ı, kendi çadırının önünde, elinde bir bıçakla, kardeşlerini korumaya çalışırken bulmuştu. Kür Bögecen, sonradan, "O gece kurtardığım kişi ben değildim," derdi, "beni kurtaran oydu."

İçeri girdi, ama kapının önünde, bir an, geriye baktı; oğluyla yavru kurdun arasındaki o tuhaf bağı izledi, gözlerinde hem endişe hem de bir tanıdıklık vardı, sanki bu sahneyi daha önce, başka bir biçimde, görmüş gibi, uzak bir hatıranın kıyısında.


O akşam, ateşler yakıldıktan sonra, Kür Bögecen, çadırının önünde otururken, Alpagu'nun yavru kurdu beslediğini izledi; çocuk, elindeki bir parça eti küçük parçalara ayırıp, sabırla, yavrunun ağzına yaklaştırıyordu.

"Bir isim buldun mu?" diye sordu, sesi akşamın sessizliğine karışarak.

Alpagu başını salladı, biraz utanarak, elindeki eti bırakmadan.

"Henüz değil."

Babası gülümsedi, o nadir görülen, gerçek gülümsemelerinden biriyle, gözlerinin kenarında ince çizgiler belirerek.

"İsim vermek kolaydır. Ama bazı isimler sahibini bekler. Acele etme."

Kür Bögecen'in bakışları, bir anlığına, doğuya kaydı, ufkun karardığı yöne.

Ama bu düşünceyi kimseyle paylaşmadı.

Bölüm 1 Sonu



Yorumlar

  1. Başarılar.2 bölüm ne zaman geiır merakla bekliyorum.

    YanıtlaSil
  2. Bir Fantastik roman çalışması yapan okur olarak bu çalışmada çok potansiyel olduğunu gördüm. Diğer bölümlerin ve kitapların bir an evvel bitirmeni temenni ederim. Okurun bol olsun

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar